Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: Eylül 2014 Follow my blog with Bloglovin

30 Eylül 2014 Salı

Recep Tayyip Erdoğan Neden Başarılı Bir Lider-2


     Kaldığımız yeren devam edelim:

8. İdaresindeki İnsanlara İş Yaptırabilme Özelliği: Çok iyi bir insan, çok iyi bir teorisyen, çok iyi bir görev adamı olabilirsiniz... ama eğer emrinizde çalışanları, doğru, etkili ve efektif bir şekilde kullanamıyorsanız, iyi bir idareci hele iyi bir devlet reisi olamazsınız. İyi niyetlerle planladığınız teoriler, sadece seçim broşürlerinde kalır ve gerçek hayata adımını dahi atamaz. Tayyip Erdoğan'ın, belki de taa gençlik yıllarından itibaren aktif siyasetin içerisinde pişmesi neticesinde, kazandığı ve gayet etkili bir biçimde kullandığı bir hassadır. Nitekim bakanlardan, açılışına katıldığı herhangi bir organizasyonun sahibine kadar herkes bilir ki, eğer Tayyip Erdoğan bir konuyu takip ediyorsa, o işi en iyi şekilde ve en kısa bir zamanda yapılması hususunu sonuna kadar zorlayacaktır ve mazeretlerin arkasına sığınanları da gözünün yaşına bakmaksızın, tabiri caiz ise "öttürecektir"!

Neye uğradığını şaşıran bir Siyonist
ve gerçekleri yüze vuran bir "Lider" 
9. Cesaret: Bu haslet, çok nadir olarak bazı liderlerde gördüğümüz bir haslettir. Birçok "halk kahramanı" diye yutturulmaya çalışan şahsiyet, kürsülerden, önceden kurgulanmış ateşli nutuklar atıp, sermaye patronlarının ve lobilerin karşısında iki büklüm dolaşırken, gerçekten çok az sayıda yönetici gerçekten cesur davranabiliyor. Gerçekleri, hangi platformda olursa olsun ve ne pahasına olursa olsun dile getirme cesareti gösteren liderlerden biri, hiç şüphesiz ki Recep Tayyip Erdoğan'dır. "Diklenmeden dik durma" düsturunun bir parçası olan "cesaret" vasfının tezahürünü, meşhur "one minute" çıkışı münasebetiyle Davos'ta, Gezi Olayları esnasında ve sonrasında yaptığı açıklamalarda, 17 ve 25 Aralık Operasyonları çerçevesinde dile getirdikleri ve mesela en son Birleşmiş Milletler'deki konuşmasında gayet açık olarak gördük. Gerçi bu tür konuşma ve çıkışlar, doğrudan casereti işaret etmiyor olabilir ama ardından gelen kararlı, söylediklerinden sapmayan ve eğilmeyen bir duruş da geliyorsa, işte buna "cesaret" demek, tam isabet olur.
Hak arama kılıflı darbe girişimi
ve yine karşısında bir "lider" 
10. İnanç: Bilindiği üzere "inanç" kelimesi, dini ıstılah dışında da kullanılır ve kişinin, bazı şeylere verdiği değeri ve bağlılığını gösterir. Ama "inanç" sadece lafla olmaz elbet. Fiiliyat ve adım atmak yoksa, kişinin o konudaki inancı da zayıf demektir. Şu haliyle Tayyip Erdoğan, "Türkiye'yi müreffeh ve gelişmiş bir ülke haline getirme" diye özetlenebilecek davasına tam olarak inanmıştır ve bu inancının gereğini de sahaya yansıtmaktadır. Beri taraftan, milletine olan inancı da çok üst seviyededir. Türk Milletinin (ırk olarak anlaşılmamalı buradaki millet, bu toprakları uzun zamandır paylaşan topluluklar da bu kavrama dahildir) engellerden ve "kompleks"lerden kurtulup, daha iyi iş becerme özelliklerini kullanabilmesi için sarfettiği çabalar ve milleti her şekilde geliştirmeye çalışması, bu "inanc"ın lafta kalmadığını gösteren faktörlerdir.

"Seçilmişler"e ders vermeye çalışıp
ağzının payını alan "atanmış"
11. Protokol İnsanı Olmaması: Tayyip Erdoğan, "atanmışlar"ın, "seçilmişler"e haddini bildirme ve ders verme organizasyonlarının insanı değildir! Kibirli ve kompleksi bir atanmışın, gözünün içine baka baka hakaret etmesine tahammül edemez. Bu tahammül etmemesi aslında kendisi için değil, temsil ettiği kitlenin hakkını yedirmemesi içindir. Tayyip Erdoğan'ın karşısına geçip, kürsüden ağdalı kelimelerle "laf ebeliği" yaparsan, "toplum mühendisliği" ve laf sokma" çabasına girersen, okkalı bir cevabı alırsın!

12. Doğruları Savunmak: Bu toprakların çilekeş insanı, yüzyıllardır bildiği ve uyguladığı doğruları savunacak ve onu aldatmayacak liderin peşinden gider. Doğruyu savunmaya çalışana yardımcı olur... 2002'den bu yana çok bariz bir şekilde gördüğümüz gibi.

13. Durduğu Noktadan Geriye Adım Atmaması: "Cesaret"in tabi neticesidir. Bu coğrafyada, halkın içinden geliyor, halka sahip çıkacağını ve halkın haklarını gözeteceğini söylüyorsan, karşına çok büyük "kuvvetler"i almışsın demektir. eğer bunlara meydan okuyorsan, işin daha da zor. Yarım topuk geriye kaydın mı, biraz tereddüt ettin mi, karşındaki kaplanın pençesini hemen yersin! Çok şükür ki, askere dirseğini gösterip haddini bildiren, milletin malını yağmalayıp ülkeyi buhrana sürüklemeye çalışan güruhun karşısında dimdik duran, yanında ve yakınında gibi görünüp ihanet ve şantaja kalkışan "şebekeler"in "inlerine giren" bir lider var!

14. Verilen Vaadleri Yerine Getirmesi: Klasik bir politikacının adıdır "vaad vermek"... verdiği vaadi yerine getirmeyip mazeretlerin arkasına sığınmak da soyadıdır! Tayyip Erdoğan bunlardan farklı olarak, verdiği vaatlerin büyük kısmını yerine getirmiştir ve yerine getirmeye de devam edecek bir "itimat" telkin etmektedir. "Hayaldi gerçek oldu" sloganı ise, kalıplaşmış siyasi vaatlerinin de ötesine geçip, hayal gibi görünen şeyleri de gerçek hayata geçirme projesinin adıdır.

15. Milletinin Menfaatini Her Şeyin Üzerinde Tutması: Hem iç siyasette hem de uluslararası arenada gözümüze hemen çarpan bir özelliktir. Alınan kararlara ve faaliyete geçirilen projelere bakıldığında, kendisinin de sık sık vurgu yaptığı o "780 bin kilometrekarelik vatan toprakları"nın tamamında, ayrım gözetmeksizin bir kalkınma çabası dikkati çekiyor

16. Cereyan Eden Olaylar Hakkındaki Öngörü ve Analizleri: Dünyada cereyan eden hadiselere bakışı, olayları analiz etmesi ve bu hadiselerin neticelerine ilişkin öngörüleri, yine kendisini diğer liderlerden ayıran önemli bir vasfıdır. Muhalif kesimlerin "aha şimdi çuvalladı" diye düşünüp alaylı bir şekilde gülüşmeye başladığı neredeyse her olayda, Erdoğan haklı çıkmış ve insaf sınırlarını çoktan çiğnemiş muhaliflerinin hevesini kursağında bırakmıştır... tıpkı 2008'de tüm dünyayı sarsan Ekonomik Krizin başlarında yaptığı "teğet geçecek" tespiti gibi.

17. Geniş Vizyon: Tayyip Erdoğan, bir sağcıdan beklenmeyecek derecede geniş bir vizyon sahibidir! En azından bize şimdiye kadar öğretilen hep buydu. Bu ülkede, "aydın" diye tanımlanan kavramın içeriği, ya seküler ve tepeden inmeci CHP ya da "Solcu" diye geçinen tayfadan olanlarla doldurulurdu hep. Alışık değiliz biz sağdan, hem de bayağı "radikal" sağdan birinin çıkıp, 2023'lerden hatta 2071'lerden bahsetmesine! Alışık değiliz bir "muhafazakar"ın Avrupa Birliği'ne girme çabalarına!

18. Komplekssiz Yaklaşımı: Yüz yıldan fazladır sürekli bir aşağılanma ve ötelenme yaşayan ve haliyle "aşağılık kompleksi"ne kapılan "muhafazakar sağ"ın kalkıştığı herhangi bir işte kompleksinden sıyrılması çok zor bir hadisedir. Ancak bu toprakların bin yıllık geleneğinin gerçek mirasçısı olduğunun idrak edip, "damarlardaki donmuş asil kan"ı tekrar hareket ettirebilen ve tarihinden iyi beslenip üstüne bir şeyler bina edebilen kişiler, aşağılık kompleksinden sıyrılıp, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesi kucaklayabilecek bir kapasiteye ulaşır.
Yine milyonlar toplanmış

19. Güçlü Hitabet: Miting organizasyonlarında, İl Başkanları Toplantılarında, Grup Toplantılarında, bir açılışta veya herhangi bir vesile ile sıkça şahit olduğumuz ve dost düşman herkesin kabul ettiği bir özelliğidir. Bu güçlü hitabet, samimiyet ile birleştiğinde ise "afrodizyak" gibi bir şeyler ortaya çıkıyor, tabiri caizse!

20. İstanbul Aşkı: Tarihte İstanbul'a aşkını ilan eden, haykıran, şiire ya da tuvale döken şahsiyetler gördük. Bu şahsiyetlerden biri de Erdoğan'dır hiç şüphesiz... hatta kendisine "İstanbul Delisi" desek herhalde abartmamış oluruz.

21. İyi Ekip Seçimi ve Ekip Çalışmasına Verdiği Önem: 12 yılıdır vücuda gelen hizmetler, başarılı ve çalışkan bir ekip olmaksızın, sadece bir liderin elinde olamazdı elbette. Bunları gerçekleştirmek için, hem liderine sadakatle bağlı hem de gece gündüz çalışabilecek takım arkadaşları lazım. Tayyip Erdoğan, ekibini iyi seçen, onları iyi sevkeden, iyi çalıştıran ve onlara gerekli olan motivasyonu iyi bir şekilde aşılayan bir liderdir.

22. Pozisyonuna Uygun Vakarı: Kendisine nimet ve ünvan verilenlerin hareket etmesi gerektiği gibi hareket etmesidir. Yani kibirli ve zenginlere karşı kibirli görünmesi (ki bu ders verme maksatlı ve izin verilen bir kibirdir), geri kalanlara ise tezellül göstermeden ve makamının gerektirdiği vakar ile hareket etmesi.


     Bu yazının video olmuş hali:



Recep Tayyip Erdoğan Neden Başarılı Bir Lider-1

 
     Türkiye, 2002 yılından bu yana, çok değişik bir zaman dilimi geçiriyor. İleride bir sürü araştırmalara ve tezlere konu olacak, hakkında cilt cilt kitaplar yazılacak, çeşitli analizlerle masaya yatırılacak bir tarihi yaşıyor.

Asker arkada bekliyor...
28 Şubat Darbesi adım adım geliyor
     20. yüzyılın son kısmında, çeşitli işe yaramaz ve beceriksiz koalisyonlarla, IMF yardımları ile, bir kısmı kendi halkına yabancı ve üstten bakan, bir kısmı dışarıdan ithal edilen yöneticiler ile Üçüncü Dünya Ülkesi görüntüsü çiziyordu. Kendi halkının üstüne çöreklenmiş, ona sürekli bir şeyler dayatan ve onu yaramaz çocuklar gibi sürekli hizaya çekmeye çalışan, millet özgürleşirse başına bela olacağını düşünen kaşları çatık ve eli sopalı soğuk devlet anlayışı, varlığını tam olarak hissettiriyordu. Kirlenmiş, laf ebesi ve kalitesiz politikacılar, Türkiye'nin ömründen ömür çalmakla meşguldü. Pamuk ipliğine bağlı, kırılgan ve iflas etmek üzere bir ekonomi, diğer kesimlere karşı ön yargılı, peşin hükümlü, sırtını "asker"e dayamış ve kendini ülkenin sahibi sanan "Beyaz Türkler",  kendi sınırlarını iyi bilip kapıları sıkı sıkıya kapatan ve çocuklarını da bu kompleks ve korku ile yetiştirmeye çalışan muhafazakar kesim, sesi duyulmak dahi istenmeyen ve terörle kendini duyurmaya çalışan Kürtler ve daha nice sosyal sınıf ve azınlığı idare etmekle yükümlüydü. Ancak mevcut ekonomik indikatörler, "idare etmek"ten bayağı bir uzaktı. Ülke, siyasiler tarafından yönetiliyor gibi gözükmekle birlikte, esasında, "Milli Güvenlik Kurulu"nun karşı tarafını işgal eden ve "düzen"in kendisini temsil etmekle yükümlü "apoletliler"in açık tahakkümü altındaydı. Dış politikada ise, sözü itibar görmeyen, birkaç kalıplaşmış retorikle ağzına bir parmak bal çalınan, sıradan bir "uydu" devlet vardı karşımızda.

"Kaybedenler Kulübü"nün müdavimleri!
     Ekonomik krizler, askeri darbeler, sert şekilde sınıflara ayrılmış bir toplum, uluslararası ilişkilerde sözü geçmez bir devlet... Türkiye, işte bu ahval ve şeraitte girdi milenyuma!

     Herhalde hiç kimse bu ülkenin ayağa  kalkacağını, atağa geçeceğini düşünmemişti 21. yüzyılın başında. Ancak Türkiye, çok enteresan ve gerçekleşmesine pek de ihtimal verilmeyen bir süreçten geçerek, 2002 yılının Kasım ayında, ülkeyi uzun bir süre tek başına idare edecek bir hükumete kavuştu. "Muhtar dahi" olamayacağı dalgalarına konu olan, İstanbul eski Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, hiç şüphesiz bu sürecin mimarı ve lokomotifi oldu.
Bir döneme damgasını vurmuş manşet
ve ara başlığı: "Muhtar bile seçilemez"
     2000'li yıllara girerken, Tayyip Erdoğan, Milli Görüş geleneğinin mühim ve gelecek vaadeden bir parçası idi. Üslubu, Milli Görüş hareketinin kurucusu ve tek adamı Necmettin Erbakan'ı aratmayacak derecede sert ve hırçındı. Haliyle bu üslup, devletin sahibi konumundakileri kaşımaya devam ederken, bir yandan da her geçen gün sıkışan dindar kesimi üzmeye devam ediyordu. İşte ne olduysa, bundan sonra oldu. Tayyip Erdoğan ve yakın ekibi, Milli Görüş'ün bu sert, uzlaşma bilmez, kendi doğrusundan sapmaz, dayatmacı ve fitneci halinden uzaklaşma kararı aldı. O zamanlarda cereyan eden çeşitli istişareler neticesinde, Erbakan kamburu sırttan atılmadan, bu ülke için bir şeyler yapılamayacağı anlaşıldı ve Recep Tayyip Erdoğan'ı, sayılı dünya liderleri sınıfına sokacak ve ülkesini atağa kaldıracak başarılı lider mertebesine çıkaracak gelişmeler, bu alınan kararın bir neticesi olarak vuku buldu.
Milli Görüş'ten kopma
ve atılıma geçme zamanı
     Recep Tayyip Erdoğan, taraflı tarafsız hemen herkesin hakkını teslim edeceği üzere, başarılı bir lider. Bu başarılı lideri, ülkesi halkının gözünde makbul kılan, onu kitlelere sevdiren, milleti peşinden sürükleyen ve aslında ortalama bir siyaside görmeye pek alışık olmadığımız özellikleri var.... bu özelliklere biraz yakından bakmakta fayda var:

1. Vefa: Tayyip Erdoğan'ı, yaşadığı zorlu zamanlardan bugünlere taşıyan sıfatlardan birisi vefa. Kendisi, "İstanbul'da bir semt adı" olarak hayatını idame ettirmeye çalışan ve "maddi"leşmenin pençesinde kıvranan bu asil duyguya sahip çıktı. Erdoğan, kendisini zorlu zamanlarında yalnız bırakmayıp destekleyen ve hiçbir maddi karşılık beklemeden yardımcı olan zevata, sonraki hayatında destek oldu ve en yakınında bulundurdu. Bu asil hareketin en mühim neticesi, hapishaneye düşen ve siyasi hayatı bitti gözü ile bakılan bir kişinin, etrafındaki insanları daha iyi tanıma fırsatı vermesidir. Nitekim Erdoğan da öyle yaptı ve etrafına, güvenebileceğini bildiği kimselere aldı.

2. İstişareye Verdiği Ehemmiyet: Tayyip Erdoğan, mühim bir sünnet olan "meşveret"e gösterdiği önem ile tanınır. Kendisi, herhangi bir konunun uzmanlarını ve görüşlerine güvendiği kişileri dinler, görüşlerini alır ve kararını, beliren "ortak akla" göre verir.

3. Sözünde Durmak: En basit haliyle, haber bültenlerinde dahi bazen denk geldiğimiz bir olaydır. Erdoğan, bir aileye, özürlü bir gence ya da yoluna çıkan herhangi birine söz verir. Buraya kadarı, eski tip siyasetçilerde görmeye alışık olduğumuz bir durum ama bundan sonrası, yani verilen sözde durup, onca iş gücün ortasında, verdiği sözü yerine getirmek her babayiğidin harcı değildir. Şimdilerde herhangi bir genç, bir şekilde Tayyip Erdoğan'dan ziyaret ya da başka bir şey sözü almışsa, bunu rahatlıkla her yerde dile getirebiliyor çünki gerçekleşmesi (normal şartlar altında tabi ki) muhakkaktır.

4. Sadakat: Vefa ile kol kola gider bu haslet. "Vefakar"lığı başaran Erdoğan, sadakat konusunda da başarılıdır. Hem sadece güvendiği insanlara değildir sadakati, hem inancına hem de milletinedir. Ve bilmem söylemeye gerek var mı; sarsılmaz bir sadakattir.

5. Kararından Dönmemek: Zamanın ehilleri ile yapılan istişarenin ardından gelen en mühim olay, meşveret edilen konunun hayata geçirilmesi ve bu alınan karardan dönülmemesidir. Recep Erdoğan'da sıkça gördüğümüz bu haslet, başarısındaki temel kilometre taşlarından biridir. Herkes bilir ki, Erdoğan bir şeye karar kıldı mı mutlaka sonuna kadar gider.

6. Olaylara Realist Bakışı: En son ve çok basit haliyle, iPhone 6 hakkında söylediği sözleri bir düşünün. Tamamı doğru ve ayağı yere basan ifadeler. Aynı doğrultuda, Twitter ile alakalı daha önceki açıklamalarında, aynı gerçekçi bakışı görebiliyorsunuz. Tayyip Erdoğan, ondan önceki bir sürü lider gibi, hayallerin peşinden koşmaz ve kimseyi koşturmaz... eğer "hayal" gibi görünen bir şeyin peşinden gidiyorsa da, bilin ki o "şey", bir süre sonra gerçek zemine temas edecek demektir.

7. Samimiyet: Kendinden önce gelmiş geçmiş yığınla siyasetçi ve idareciden, kendisini ayıran vasıflardan biridir. Aslında, yozlaşmamış ve bozulmamış bir "Karadenizli" samimiyetidir bu. "Anadolu insanı"nı peşine takıp sürükleyen ve aldatılmaktan, sahte gülücük dağıtan "maskeliler"den bıkmış insanlara,"güven" duygusunu tekrar aşılayan bir karşı tarafta hemen karşılığını bulabilen bir samimiyettir bu!

     Devamı şuradan:

     Bu yazının video olmuş hali ise şurada:

   



23 Eylül 2014 Salı

Ali Bulaç Mantık Ekolü ile "Kardeş Katlinden Hükumet-Cemaat Gerilimine Giriş" Dersi


     Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç, 22 Eylül 2014 tarihli makalesinde enteresan tespitlerde bulunmuş! Bu makale üç kısımdan müteşekkil: Birinci kısımda, cahiliye devrinde kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesini ele almış. Bu meselenin meş'um yüzünü takdim ettikten sonra ikinci kısımda Osmanlı Devletinin “nizam-ı alem için kardeş katli” meselesine girmiş. Bu işi, cahiliye devrinin meş'um uygulamasına benzeterek lanetlemiş. Makalenin üçüncü kısmında da kendi hastalığı ve sağlık vaziyeti hakkında okuyucularını bilgilendirmiş ve dua edenlere teşekkür etmiş.
     Ali Bey'in bu makalesinin birinci ve üçüncü kısmı ne kadar manalı ise ikinci kısmı, yani Osmanlı'nın siyaseten katl meselesini, günümüz Türkiyesindeki meseleler ile alakalandırılan kısmı da, bir o kadar manasız olmuş. Ali Bulaç şöyle yazmış:
"... Sayılan sebeplerle kız çocuklarının öldürülmeleri nasıl cinayet ise ileride devlete talip olur, iktidar kavgaları devletin bölünmesine sebep olur, diye çocuk yaştaki şehzadelerin öldürülmeleri de cinayettir. Muhtemel bir suçun cezası peşin verilmez. Bir şehzade potansiyel olarak hanedana ortaktır ama fiili olarak tahta geçip geçmeyeceği, buna istekli olup olmayacağı belli değildir. Tahakkuk etmemiş bir suçun cezası, suçun potansiyelini taşıyan kişiye, daha kundakta iken, hukuken mükellef bile değilken çocuğa ödetilemez. Şehzadeler arasında iktidar kavgaları yüzünden devletin bölünme tehlikesini bertaraf etmenin yolu birkaç kadından onlarca çocuk doğurup boğdurmak değildir. Bu tehlike, padişah bir hanımdan veya cariyeden bir erkek çocuk doğduğunda bir daha çocuk olmaması için şer’i tedbir alması yani gebeliği mesela azl yoluyla önlemesiydi".
    Bulaç'ın, “kardeş katli” uygulamasına bu bakışı ilk değil ve elbette son da olmayacaktır. Zira buna benzer ifadeleri, yani şehzadelerin bu şekilde katl ile, muhtemel siyasi huzursuzlukların dışına ihraç edilmesinin şer’i hukuk ile meşrulaştırılmasının zor olduğunu, devrin Osmanlı Ulemasının bir kısmı da ileri sürmüştür. Ancak devletin salahiyetini elinde tutan Sultan ve Vüzerasına müsteşarlık yapan ulemanın ekseriyetinin içtihadına göre, "siyaseten katl" devletin yani ümmet-i Muhammed’in selameti için tek tercih olarak görülmüş ve şehzade katli de böylece bir müddet tatbik edilmek üzere kanunlaştırılmıştır. Burada hareket noktası "umumun menfaati için hususun menfaati feda edilebilir" fetvası olmuş ve bu içtihat ile amel edilmiştir. Her ne kadar şehzade katlini hatalı bulan ulema olsa da, bu işin son derece faydacı (pragmatik) olduğunu tecrübe ile müşahede etmiş olan daha geniş ufuklu ulema ve vüzera sınıfı yukarıdaki fetva mucibince siyaseten katli gerçekleştirmişler ve böylece devletin iç siyasetindeki istikrarını yüzlerce sene sürdürebilmişlerdir. Bu minvalde birincisini ileri sürenler yani bu katl işini hatalı bulanlar olabilir ancak bunların dar ufuklu olduklarını rahatılıkla söyleyebiliriz. Eğer Osmanlı Devleti, bugün Ali Bulaç ve bazı dar ufuklu fakat “alim görünümlü” felsefecilerin dile getirdikleri gibi düşünen ve fetva veren ulemanın elinde olsaydı, muhtemelen altı asırlık dev bir tarihten bahsedemezdik. Belki en fazla Abbasi Devleti gibi iki asrı ancak aşabilmiş bir Osmanlı Tarihinden (1300-1550) dem vururduk. 1550'de taht kavgaları ile meşgul olan Osmanlılar, Vatikan Kilisesinin tertip ettiği Haçlı Seferleri ile Anadolu'da mağlup olup, tarihe karışacaktı ve yerine muhtelif devletler kurulacaktı. O zaman Ali Bulaç bu makaleyi bugün Kırgızistan'da bir gazetede bile yazamayacaktı. Haçlı Seferleri ile Anadolu'dan sürülen Müslüman Türkler, muhtelif coğrafyalara dağılacaktı ve Orta Asya'ya dönenler, Arap ülkelerine dağılanlar ve Anadolu'da zorla Hristiyanlaştırılanlar olmak üzere, alternatif bir tarih yaşayacaklardı.
     Tabii ki olmamış olanı "olacaktı" diyerek yazmak tarih değildir, ilmi de değildir. Dolayısıyla, yukarıdaki ifadelerle dikkat çekilmek istenen aslında, Ali Bulaç'ın ifadeleridir. Kardeş katli ile devletin çökmediği ve asırlarca yaşadığı bizim iddiamız değildir, bu bir vakadır. Ancak Bulaç, "Bu tehlike, padişah bir hanımdan veya cariyeden bir erkek çocuk doğduğunda bir daha çocuk olmaması için şer’i tedbir alması yani gebeliği, mesela azl yoluyla önlemesiydi" diyor. Yani siyaseten katl icra edilmeseydi de Osmanlı Devleti, iç karışıklıklarla yıkılmayabilirdi demek istiyor. Yani kardeş katli icra edilmeseydi, Osmanlı Devleti çökmeyecekti demiş oluyor. O halde, olmamış şeyi nasıl olacakmış gibi okuduğunu kendisine sorarız. Yok eğer muradı, "devlet çökerse çöksün, ekseriyeti kurtarmak için az da olsa bazı insanları katletmek daha mı iyi" gibi bir ifade ise ve bu siyasi katl işini, cahiliye devri katl işine benzetiyorsa o zaman kendisine şunu söylemekten başka çare kalmaz: Ali Bey, bir şehzadenin katli, bir harbin çıkmasına mani olduğunda, yani bir katl ile bin katle mani olma imkanına dair tercih hakkınız olduğunda, siz hangisini seçersiniz? Herhalde “bir kişi için bin kişinin canıı feda olsun” tarzında bir yaklaşımı olmazdı. Yok “benim anlatmak istediğim başkaydı, beni yanlış anlayıp yanlış mütalâa ediyorsunuz” derseniz, yani bir Padişah'ın bir erkek çocuk sahibi olduktan sonra başka çocuk için “herhangi bir teşebbüste bulunmaması” gibi bir tedbir ile bu mesele halledilirdi demek istiyorsa, kendisine şunu hatırlatmak lazım: Eskiden doğan çocukların en az üçte biri vefat ederdi. Osmanlı hanedanında, katl edilmeksizin vefat eden çocukların sayısı, siyaseten katl edilenlerle kıyaslanamayacak kadar fazladır.
    Ali Bulaç, Kanuni'nin müsteşarı olsaydı ve Padişah, bir erkek evlada sahip olduktan sonra, Bulaç'ın teklifine uyarak başka bir erkek evlat sahibi olmasaydı, bu şehzade beş yaşındayken soğuk algınlığı veya başka bir sebeple vefat etseydi, Padişahın da bir daha erkek evladı doğmasaydı ve yeğenleri arasında tahta geçecek bir erkek olmasaydı (ki buna benzer bir vaka mevcuttur) kendisine ne tavsiye ederdi? Şöyle bir şeyler mi acaba: "Haşmetlü Padişahumuz Hazretleri, müsterih olunuz. Bu vaka bize göstermektedir ki artık liberal demokrasiye tiz geçilmelidür. İzn-i hümayununuz buyrulursa Devlet-i Aliyye'nin tüm beldelerine fermanınız irsal eyleyüp cümle vilayetlerinizde sanduklar kurdurup halkın iradesine geçile. Naçizane tavsiyem, liberal demokrasiye geçelüm ve dahi devletimiz bundan böyle Padişahını halkının doğrudan tercihi ile tayin etsin!"
     Ali Bulaç ya günümüzün Osmanlı aleyhtarı dizilerinden çok müessir oldu veya Cemaat-Hükümet mücadelesi cereyan ederken, Zaman Gazetesinde muharrir olduğu için, tarihi vakaları günümüz meselelerine alet ederek yeniden yorumlamak mecburiyetinde hissetti kendini. Yazının devamı, ikinci şıkkı daha çok kuvvetlendiriyor gibi... Nitekim şöyle devam etmiş:
"Devletin bekası için evlat veya kardeş katli, siyasi kültürümüze ‘devletin her türden hukuk dışı müdahalesi’ni makbul ve mümkün yol gösterilmesini sağlamıştır. Hâlâ bunun acısını çekiyoruz. Devletin bugün de süren hukuk dışı uygulamaları, süren töre ve namus cinayetleri Müslümanların tarihte Kur’an’a göre amel etmediklerini göstermektedir".
     Bu cümleleri neşrettikten sonra, kendisi ya da gazeteden herhangi bir editör, bu satırları okudu mu acaba? Bunlar, gerçekten düşünerek kaleme alınan ifadelere hiç benzemiyor... hatta Cem Yılmaz'ın deyimiyle “beyinle yazılmayan sms sınıfı”na dahi giriyor olabilir! "Hala bunun acısını çekiyoruz" da ne demek? Osmanlı Devleti, bugün gazetesinde yazdığı cemiyetin ittifak ettiği CHP’nin babaları olan İttihatçıların eliyle becerilerek tüm müesseseleri ve esaslarıyla tarihe gömüldü. Bugün bazı sıkıntılar yaşıyorsak hukukî eksikliklerden ötürü yaşıyoruz. Demokrasi diyoruz, demokrasi darbeleri yiyoruz. Hukuk diyoruz, hukuk darbesi yiyoruz. Bunlar Osmanlı'nın yol açtığı sıkıntılar mıdır? "Devletin bugün de süren hukuk dışı uygulamaları, süren töre ve namus cinayetleri Müslümanların tarihte Kur’an’a göre amel etmediklerini göstermektedir" cümlesi ne büyük bir cinayettir. Siyaseten katl bile bu cümlenin yanında daha az dehşetli görünüyor. Devletin bugün hukuk dışı bir uygulaması varsa bu "laik" olduğunu iddia ederek tuhaf bir düzen kurmaya çalışmış olan düzensiz devletin meselesidir. Ve bu devletin şartlarında icra edilen kirli siyaset, Müslümanların tarihte Kur’an-ı Kerime göre amel etmediklerini göstermez. Bulaç köşesinde, “devletin bugünkü hukuk dışı uygulamalarında gazetesinde yazdığım cemaatin yol açtığı bazı sıkıntılar vardır” diye yazabilir mi? Bugün tarafında yer aldığı cemaatin, ittifak halinde olduğu İttihat ve Terakki'nin torunlarının, son yüz senedir bu topraklarda yol açtığı yaraların, günümüz sıkıntıları üzerindeki doğrudan tesirlerini yazmak yerine, “tarihte Müslümanların yaptığı hatalar bugün devletin karar alma merkezlerinde hala devam ediyor” gibi iddialar ileri sürmek hangi akla hizmettir... sahi... bu ne “HİZMET”tir?
     Başbakan Ahmet Davutoğlu, “bekası için kendi çocuklarını feda eden bir devletin torunlarıyız” mealinde bir ifade kullanmıştı. Ali Bulaç, Bu ifadeye bakarak, “Hükumet cemaati siyaseten katl ediyor, Osmanlı'nın yaptığı hatayı bugün de benzer anlayışla bu iktidar cemaate karşı işliyor” mu demek istiyor acaba?
    Ali Bulaç'ın ve onun gibi düşünenlerin bilmesi gerekir ki; Osmanlı, siyaseten katli, hain şehzadelere karşı icra etmedi. Henüz suç işlememiş olan kendi çocuklarını, devletin ve milletin bekası için, büyük tarihi tecrübelere dayanarak katletti. Bu siyasetin, devletin bekası için çok faydalı olduğu ortada olsa da, bazı “Romantik Felsefeciler” bu siyasetin hatalı olduğunu söylüyor. Nitekim bazı ulema da bunu söylemişti. Diyelim ki bu bir “içtihat” meselesi, farklı düşünülebilir. Ancak bu tarihi vakayı, bugünkü Türkiye'deki iç çekişmeye alet etmek, ait olunan “mantık ekolü”nün iflası demektir. Türkiye'de şu an, iktidarın hesap sorduğu bir güruh var. Suçları sabit. Suçsuz iken siyaseten katle uğramıyorlar. Bir cemaatin savcıları, Adliye binası önünde basın mensuplarına bildiri dağıtıyorsa ve bu mensuplara dokunulduğu zaman o cemaat feryad-u figan eyliyorsa, bu bir ispattır. “Tape”leri en fazla cemaat manşet yapıyorsa ve bazı polislere dokunulunca, en fazla cemaat haykırıyorsa bu bir delildir. Bunlar halkın gözü önünde cereyan ediyor. Halkın seçtiği iradeyi, halka rağmen indirmeye çalışanlar, şehzadeler kadar masum değildir. Şehzade katlinin tenkit edilmesini, katılmasak bile anlarız ama günümüz Türkiyesinde bazı insanlara dokunulmasını, siyaseten katle benzetmeye çalışmak, sonra da “bugünkü Müslümanların hataları tarihi köklerinden geliyor” demek, çok fazla “cemaatçi” bir zorlama olur (Ali Bulaç'ın fazla cemaatçi takılmadığı biliniyor olsa da). 
     Ali Bey! Kanuni’nin idare etmediği bir devlette, Kanuni’yi cinayetle itham etmek kolay, Tayyip Erdoğan’ın cinayet işlemediği bir ülkede, mevcut olan huzurlu ortama güvenerek onu hedef almak kolay. Ama hiç affetmeyen bir cemaatin gazetesinde, o cemaati, zerre miktarı tenkit etmek hiç de kolay değil öyle değil mi?

     Neyse... bu yazıyı "rahatsızlığına" veriyor ve "geçmiş olsun" diyoruz!


14 Eylül 2014 Pazar

Ermeni Soykırımı İddialarına Okyanus Ötesinden Rasyonel bir Yaklaşım: Justin McCarthy


     Birinci Dünya Savaşının başlangıcının 100. yılını geçtik, Ermeni Tehcirinin 100. yılına doğru hızla yaklaşıyoruz. Ermenilerin büyük yaygaralar koparıp, duygusal nutuklar ve etkin çalışan lobilerle, dünya kamuoyunu, Sözde Ermeni Soykırımına çekmek isteyecekleri gayet aşikar. Hiçbir delile dayanmadan, Osmanlı İmparatorluğunu, tarihin vicdanında “soykırım” yapan barbar bir devlet olarak gösterme faaliyetleri zaten uzun zamandan beri devam ediyordu. 2015 yılında ise katlanarak devam edecektir.

     Ermeni Meselesi ile ilgili bir şeyler izlemek ve okumak isterseniz, Justin McCarthy ismine
Prof. Justin McCarthy
rastlamanız çok muhtemel. Lousville Üniversitesinde Tarih Profesörü olan McCarthy, aslında bir demograf. Ancak 1. Dünya Savaşındaki kayıpları incelerken, Osmanlı Devletindeki inanılmaz rakamlar dikkatini çekiyor ve Osmanlı nüfusunun, kaybedilen topraklarla birlikte geri çekilirken yaşadığı kayıpları ve dolayısıyla, meşhur Ermeni Soykırımı iddialarını da incelemeye alıyor. Kendisi, verdiği çeşitli konferans ve panellerde, Ermenilerin “soykırım” dediği hadiseleri tarafsız ve uzak bir gözle bakarak masaya yatırıyor ve aşağıda, kabaca sıralayacağımız görüşlere yer veriyor:

     * Tarihçi McCarthy, evvela “soykırım” kelimesinin muğlak birkaç tanımından, en genel geçer olması muhtemel olanların kaideleri üzerinden şu iki soruyu soruyor: a) Osmanlılar, Ermeni Halkını toptan yok etmek için karar aldı mı? b) Ermeniler, tamamen savunmasız ve masum muydu?

     * Batı Dünyasına giden haberler, ya Türk düşmanı olan ve tarafı belli olanlar kişilerden ya da doğrudan doğruya, Anadolu'ya yayılan Misyonerler vasıtası ile idi. Amerika Birleşik Devletleri basınında yer alan haberler de ya İngiliz Basınından ya da Boston'dan (yani Anadolu'da o sıralarda cirit atmaya başlayan Misyonerlerin merkezinden) geliyordu. İngiliz Ermeni Cemiyeti de, zaten yanlı gelen bu haberleri çok iyi kullanıyordu ve lobi faaliyetleri yürütüyordu. Kaynaksız verilen bir sürü haberde Türkler, zalim, kan dökücü, öldürmekten zevk alan kişiler olarak resmediliyordu.

Ermenilerin hak iddia ettiği altı il
ya da Vilayat-ı Sitte
     * Justin McCarthy'ye göre, Osmanlı Devleti, Ermeni halkı bulunduğu yerlerden sürmek için aldığı karar tamamıyla rasyonel ve yerindeydi. Çünki Ermenilerin kurduğu çetelerin en meşhurlarından olan Hınçak ve Taşnak Cemiyetlerinin manifesto ve çalışma programlarında, “silahlı kuvvet kullanarak” devlet kurma düşüncesi gayet açıktı. 1890'larda, çok sayıda Ermeni Ayaklanması, Adana Bölgesinden, taa Kuzeydoğu Anadolu'ya kadar olan alanda yaşandı. Bu isyanların çoğunu Hınçak denilen ve Milliyetçi bir motivasyonla hareket ettiği halde, ideolojik olarak Sosyalist bir yapı olan komita gerçekleştirdi. Yüzyıllardır Osmanlı tebaasından olan Ermeniler, Rus İmparatorluğunun Kafkasya ve hatta Doğu Anadolu'ya yayılması ve "Milliyetçilik" fikriyatının, var olan çok uluslu ve çok dinli İmparatorlukları içeriden kemirmeye başlaması ile birlikte, bağımsız devlet hayallerini "vur-kaç" taktikleri uygulayan gerilla grupları vasıtasıyla pratiğe dönüştürmeye çabaladı. Bu gerillalar, istedikleri zaman Rus topraklarına girip, parasal ve lojistik destek alıyorlardı. Ermeni komitaları 19. yüzyılın sonlarında ve gelen yüzyılın hemen başlarında, Doğu bölgelerinde terör estiriyordu. Bunlar, çoluk çocuk demeden, baskın yaptıkları yerlerdeki kaçmayı beceremeyen her Müslümanı öldürüyordu. Taşnak Cemiyeti, Rusya'dan sürekli silah ve cephane getiriyordu. Osmanlı İdarecileri, bunların ne manaya geldiğini çok iyi biliyordu elbette. Alınan "tehcir" kararının en mühim sebeplerinden biri buydu.

     * 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı başlar başlamaz, Ermeniler hemen, Rusya Devletinin gönüllü birer casusu ve ajanı oluverdiler.

      * Ruslar, Kafkaslara ve Doğu Anadolu'ya indikten sonra, yüzyıllardır Müslüman olan yerleşik nüfusu hemen sürmeye, onların boşalttığı yerlere de, "daha yakın" sandıkları Ermenileri yerleştirdi. Dolayısıyla bugün, “Ermenistan” diye bilinen ülke, çoğunluk olan Müslümanların sürülmesi ve Ermenilerin o bölgeye yerleşmesi temeline dayanır..

     * McCarthy, Ermenilerin isyanlar düzenlediği bölgelerdeki nüfusu inceliyor ve bu bölgelerin hiçbir tereddüde yer bırakmayacak derecede Müslüman ağırlıklı (ortalama olarak %80'e karşı %20 gibi bir oran düşünün) bir yapıda olduğunu söylüyor.

     * Adana Bölgesinden 440 bin civarında Ermeni tehcir edilirken, Doğu Anadolu'dan da hemen hemen aynı sayıda Ermeni, herhangi bir tehcir olmadan, Osmanlı Ordusuna yakalanmamak için Rusya topraklarına geçti. Ama bu rakamlardan çok daha fazla Müslüman, Ermeni Çetelerin ve Rus Ordusunun tacizinden kaçmak için daha iç bölgelere hicret etti. Yani her iki taraf da, “zorunlu göç” denilebilecek bir hareketlenmenin içindeydi. Burada mühim olan husus, yer değiştiren Müslüman ahalinin, Ermenilerden çok daha fazla olduğu gerçeğidir.

     * Prof. McCarthy, Birinci Dünya Savaşı başladığında, Doğu Anadolu topraklarında, neredeyse hiç genç Ermeni kalmadığını çünki hepsinin Rus Ordusuna yazıldığını belirtiyor. 

     * Anadolu'nun doğusunda, Ruslara karşı verilen savaşın iki ana cephesi vardı: İlki, Erzurum Anayolu üzerinden giden, diğeri de Van Anayolu üzerinden giden cephe (yani Kafkasya ve İran cepheleri). Bu anayollar hayati öneme sahipti çünki lojistik destek ve yaralı sevkiyatının, bunların dışında yapılması neredeyse imkansızdı. Bu iki cephe, telgraf hattı ile birbirene bağlıydı ve aradaki iletişimi sağlıyordu. Fakat birileri, aradaki iletişimi sağlayan telgraf tellerini kesiyorsa, artık bir iletişiminiz yok demektir. Telgraf tellerini kesen ve gerilla taktikleri ile ortalığı yağmalayan da Ermeni Çetelerinden başkası değildi. Bu çeteler, telleri birçok yerde ve defaaten kesiyordu. Bu durumda da, Osmanlı Ordusu, sadece telegraf tellerini korumak için, cepheden alakasız yerlere asker göndermek zorunda kalıyordu. Ermenilerin, savaş esnasındaki birinci öncelikli gayesi, Rus Ordusuna, her ne şekilde olursa olsun yardım etmekti.

     * Nisan 1915'te Ermeniler Van'ı işgal etti ve ele geçirdikleri yerlerdeki Müslümanları katlettiler (işgal sonrasında ortaya çıkan sayı inanılmazdı: Müslim nüfusun üçte ikisi katledilmişti). Sonra da, Mayıs ayında, Ruslar gelir gelmez, şehrin anahtarını Rus Ordusuna verdiler.

     * Tehcir sırasında sürgün edilen Ermenilerin %20'si açlık, sari hastalıklar sebebiyle ölürken, Rus İmparatorluğuna sığındığını sanan ve Ruslar tarafından zerre umursanmayan Ermenilerin neredeyse %50'si açlık ve hastalıklar sebebiyle öldü. Yani, kendi istekleri ile sığındıkları ülkenin sınırları içindeki ölüm oranı, Osmanlı İdarecileri tarafından tatbik edilen tehcir sebebiyle yaşanan ölümlerden, oran olarak çok daha fazlaydı.

     * İşin en enteresan kısımlarından biri, Osmanlıların, Ermenileri katledenleri mahkeme karşısına çıkarmaları ve bu fiillere karışanları idam etmiş olmalarıdır (asılanların sayısı McCarthy'ye göre 2000 civarındadır ve asılanlar arasında bir de vali vardır).

     * Osmanlılar, büyük şehirlerinde meskun bulunan Ermenilere hiç dokunmadığı gibi, onların da aklına bu toprakları terk etmek gelmemiştir. Adolf Hitler'in, Berlin'deki Yahudilere, “Burada takılın size zarar gelmeyecek” dediğini bir düşünsenize!

     * Netice olarak Justin McCarthy, başta sorduğu suallerin cevabını veriyor:
Soykırım olması için gereken donelerden biri, “tamamen savunmasız” olmaktır. Ruslara her türlü yardım ve yataklık yapan, kendi topraklarında isyanlar çıkaran, çeteler kurmak suretiyle “gerilla” savaşı yürüten ve masum Müslim sakinleri katleden Ermeniler, “tamamen savunmasız” olmaktan fersah fersah uzaktı.
Soykırımın ikinci olmazsa olmazı, “bir topluluğu yok etmek niyetinde olmak”. Sürgüne gönderilenlerin çoğunluğu (ki neredeyse %80 gibi bir sayıdır) bu sürgünden sağ kurtuldu. İstanbul, İzmir ve Edirne gibi şehirlerde yaşayan Ermenilere hiç dokunulmadı. En yüksek ölüm oranları cephedeydi. Osmanlılar, Ermenilere karşı suç işleyenleri mahkemelere çıkardı. Ve son olarak da... “yok etme niyeti”ni gösterecek hiçbir delil yok (Osmanlı arşivlerini didik didik eden İngilizlerin kanıt bulmak için sarf ettikleri üstün çabalara rağmen). 

      Bütün bu bilgilerin ışığında, 1915 yılında yaşanan acı olayları, "soykırım" başlığı altında incelemek, en hafif hali ile dahi "saçmalık"tır.


Aşağıdaki videoda, McCarthy'nin, Orhan Pamuk'un "bu topraklarda bir milyon Ermeni öldürüldü" sözüne verdiği "kapak" cevabı izleyebilirsiniz:



Papa Francis'in, yaşanan olayları, Ermeni Diasporasının önünde "soykırım" olarak nitelendirdiği görüntüleri: