Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: Ağustos 2014 Follow my blog with Bloglovin

28 Ağustos 2014 Perşembe

İnternetten Para Kazanmanın Yolları - 2


     Önceki yazıda kazanç sistemlerinden bahsettik. Şimdi biraz da, o sistemleri devreye sokacak, tetikleyecek olan faaliyetlere gelelim:

     1. Blog Yazarlığı: Hemen hemen en risksiz (Google'la iyi geçinme açısından) ve en temiz gelir elde etme yollarından biridir. Ne var ki, bu risksiz ve temiz geliri elde etmek için "elinizde" olması gereken bir özellik şart; yazabilmek. Özgün ve benzerlerinden farklı olabilecek yazılar yazmak her babayiğidin harcı değildir. Bunu en iyi becerebilenler, tabi ki keyif ve istekle yazanlardır, yazarken zevk alabilenlerdir. Böyle yazılar hem okunur hem de paylaşılır, ki gelir elde etme hedefli yazılarda kritik bir noktadır. Blog yazarlığında belli başlı bazı temeller vardır ve bunlar artık işin harcı çimentosu mesabesindedir çünki yapmanız gereken şey aslında şu; "okuyucuyu o reklamlara tıklattırmak" (teknik ismi PPC olan ve genelde Google AdSense ile vücut bulan hadise işte)! Ancak okuyucunun o reklamlara tıklaması, hiç de kolay değildir ve birkaç kompleks işi beraberinde ister. İşin olmazsa olmazı dediğimiz gibi nev-i şahsına münhasır olabilmek. Bunu İngilizce olarak yazabiliyorsanız, çok avantajlısınızdır. Ama Türkçe yazacaksanız işiniz biraz zor. Evvela ziyaretçi sayınız az olacaktır ve gelen ziyaretçilerin reklamlara tıklama oranı da az olacaktır. Daha da kötüsü, tıklama başına size düşen pay da düşük olacaktır. Kısacası, İngilizce olarak yazacağınız blogunuza, tıklanma başına 50 cent alabilecekken, Türkçe olan sitenizdeki reklamlara tıklanma başından size düşecek pay ancak 5-10 cent olacaktır (rakamlar sallama ama oran genelde beşte ve hatta onda bir gibi). Bütün bu olumsuzlukları dert etmeyecek kişi varsa, o da sürükleyici, merak uyandırıcı, bilgilendirici ve neşelendirici hatta komik yazabilen kişidir. Bunlara bir de (ahlaki boyutu ayrı tartışma mevzusu) komplo teorileri (komplo deyince hemen İlluminati adı akla gelir hemen) dahil olursa değmeyin keyfine! Cem Yılmaz'ın, işi formülize eden, eski gösterilerinden birinde söylediği bir söz ile bu paragrafı nihayete erdirelim: "Para kazanmak için bir iş yapmadım, bir iş yaptım para getirdi."

     Blogu fiilen açmanın fazla bir külfeti yok. Bir sürü ücretsiz ve bu amaca hizmet eden site var. En meşhurları WordPressBlogger ve Tumblr. WordPress'in bir avantajı ve bir de dezavantajı var: Ücretsiz bloguna reklam yerleştirmesi yapılamıyor ancak  herkese hitap edecek çok miktarda teması var. Blogger ise WordPress'e nazaran çok durağan ve sınırlı kalıyor ama AdSense reklamlarını isteğe uygun olarak yerleştirebiliyorsunuz. Tumblr ise, diğerlerinin ardından gelen, daha ziyade fotoğraf ve görsel materyaller gösterme gayesi ile kullanılan bir blog açma alanıdır. Ancak birazcık paraya kıyı "com" uzantılı bir domain (alan adı) ve temel bir hosting hizmeti (alan adını siteye dönüştürecek ve içerik yüklemenizi sağlayacak sistem) almak, Google aramalarında sizi daha ön sayfalara atacaktır çünki Google'ın "com"lu uzantılara zaafı vardır (ilk aşkı olduğu için belki de).

     Blogunuzu açtınız, süper yazılar yazdınız, her şey güzel... ama işler kesat, gelen giden yok sitenize! Şu halde önünüze, artık kocaman endüstri haline gelmiş, üç kelimeden oluşan bir kısaltma gelmesi muhakkaktır: SEO (Search Engine Optimization) yani Türkçesi ile "Arama Motoru Optimizasyonu". Bu karışık, bir sürü doneden oluşan ve basit bazı temelleri haricinde, birçok faktöre göre değişebilen iyileştirme çalışmasının (bildiğin pazarlama ve reklamcılık faaliyetidir aslında) bir hedefi vardır; Google'ı "alt etmek"! Ama bu mevzuya sonra değineceğiz çünki başlı başına bir konu ve hususi ihtimam gerektirir.

     2. YouTube: YouTube'a girmediğiniz, bir şeyler izlemediğiniz bir gün düşünün (başka sitelere gömülü hali de buna dahil tabi)? Bu yakınlarda pek öyle bir şeyler olmadı değil mi? Her gün en az birkaç video izleriz bu video yükleme devinden. Bir garajda birkaç arkadaşın ufak girişimleri ile sanal aleme giren ve çok kısa zamanda, video yükleyen ve izleyenlerin favorisi haline gelen YouTube, Google'ın satın almasıyla daha da büyüdü ve artık bir tekel oldu. tekel olmasındaki en önemli faktörlerden birisi, hiç şüphesiz AdSense reklamlarının gösterimidir. Pay Per Click mantığını çok basitçe buraya da uyarlayan Google, bu sayede servetine servet katarken, bir taraftan da reklam veren, aracı olan ve nihai hedef kitleyi oluşturanları da kendine sıkı sıkıya bağlıyor.

     YouTube, tıpkı babası Google gibi, aslında Tarkan'ın taa 90'ların başında (dişlerinin arasındaki mesafenin bayağı bir birim olduğu zamanlar yani) keşfedip hayatımıza soktuğu formülü tekrar devreye sokuyor!  Ne derdi Tarkan o zamanlarda hatırlayalım:

Başkası olma kendin ol,
Böyle çok daha güzelsin.
Ya gel bana sahici sahici,
Ya da anca gidersin!

Vaziyeti anladınız!

     Eğer yazı yazmak zorunuza gidiyorsa, şansınızı bu mecrada, daha eğlenceli sayılabilecek yollarla deneyebilirsiniz. Evinizde yavru kedileriniz mi var, onların en şirin hallerini ve birbirileri ile tatlı oyunlarını yükleyin. Çok nadir görülebilecek bir olay ya da şey mi yakaladınız, yükleyin. Animasyon programı mı kullanabiliyorsunuz, basit senaryolu kısa filmler çekin, hiç olmadı, çok basit montaj ve kurgu sistemleri ile, eğlenceli ve paylaşılabilecek videolar meydana getirin (hazır vine modası devam ederken). Kaliteli, özgün içerikli videolar yüklemeye başladıktan sonra bir gün, YouTube size "iş ortaklığı" teklif edecektir. Bu iş ortaklığı teklifi, YouTube tarafından belirlenen birkaç temel parametrenin oluşması ile hayata geçer. Bu temel parametreler; özgünlük, izlenme ve telif haklarından uzak kalmadır. Mesela herhangi bir video oyununu yüklediniz mi, hemen kaldırılır ama video oyununa "voice over" yani seslendirme ve yorumlama yaparsanız, YouTube size şefkat kanatlarını hemen gerecektir. Fon müziği olarak, meşhur olmuş simaların şarkılarını kullandınız mı, videonuz daha derhal askıya alınır ama o şarkının "cover" denilebilecek bir yorumlamasını yapar da onu kullanırsanız, YouTube size "hay hay, şöyle buyurun" diyecektir. Bu kaideler gözeterek videolar yaparsanız, videolarınız istikrarlı bir şekilde izlenir ve izlenme sayıları hızla artarsa, bu işten hatırı sayılır bir para kazanmanız hayal değildir.

     3. Sosyal Medya: Bu, sosyal görünümlü "asosyal" medya deyince günümüzde, akla evvela Twitter ve Facebook gelir. Bu mecralardan para kazanmanın temeli, yine takipçi sayısının fazlalığı ile doğrudan alakalıdır. Eğer uzun yazmak hoşunuza gitmiyor, video yapmakla da uğraşmak istemiyorsanız, Twitter'dan 140 karakterlik aforizmalar kastırabilir ya da kısa, samimi ve biraz da mizahi yazılarınız ile takipçi toplayabilirsiniz. Takipçileri toplayıp da, şöyle bir yüz bin takipçiye doğru yaklaştığınızda, artık sizin fazla bir şey yapmanıza gerek kalmıyor, bu hareketleri ve hedef kitleyi gören çeşitli firma ve organizasyonlar sizi buluveriyor... Artık cebi para gören bir fenomensiniz!

     Facebook ise, profesyonel "black hat"çiler tarafından istila edilmiş ve iyice dejenere olmuş bir "kalabalık" olma özelliğini her geçen gün artırmaya devam ediyor. "Fake" kız hesabları açıp, her daim çok satan "dişilik"ten vurmaya çalışanlar, saçma sapan ürün yerleştirmeleri, tuhaf firma promosyonları... gibi akla gelebilecek her türden dolandırıcı ve dolandırıcılık sistemleri bulmak için, Facebook'ta beş dakika gezinmeniz kafi. 

     Bir sonraki yazıda, biraz daha spesifik konulara girilebilir belki... "Dark side"a geçmeden, ısrarla "white hat"te kalanlara selam olsun!


24 Ağustos 2014 Pazar

Siyaset Biliminin Mümtaz'er Türköne ile İmtihanı*


Mümtaz'er Türköne
      Mümtaz'er Türköne, bir siyaset bilimci profesör sıfatıyla, Türkiye'nin günlük siyasi meselelerini değerlendirmekte ve aynı zamanda Fatih Üniversitesinde siyaset bilimi dersleri vermektedir. Yeni Şafak Gazetesi yazarı Salih Tuna'nın 8 Şubat 2014’te yayınladığı makalesinde, M. Türköne’nin 2011 genel seçimlerinde AK Parti'den milletvekili adayı olmak istediğini, daha evvel izdivaç ettiği genç talebesinin AK Parti milletvekilliği adaylığı kabul edildiği halde kendisine milletvekilliğinin verilmediğine dikkat çekmiş ve bunu şu sözlerle ifade etmişti: “Bir insan evladı, 'Talebem konumundaki eski eşimi milletvekili yaptığı halde beni milletvekili yapmayan parti kapatılsın' derse, anlaşılır bir durumdur bu.” Görünüşe bakılırsa, talebesi yaşındaki zevcesinin AK Parti’den kabul alıp kendisinin (ki daha sonradan ‘tuzluk’a dönüşme ihtimali fark edilmiş olacak ki) reddedilmesi vakası Türköne'nin içinde AK Parti'ye karşı şahsi bir kızgınlık sebebi olabilmektedir. Ancak, Türkiye'de iktidar mücadelesinin bir tezahürü olarak ortaya çıkan hükümet-cemaat ittifakının zamanla ihtilafa dönüşmesi ile beraber Türköne'nin iktidar aleyhine ifadeleri giderek, içindeki kızgınlığın dışa vurulması şeklinde cereyan etmiştir. Deniz, boğduğu canlıların cesedini işini bitirdikten sonra nasıl sahile vuruyorsa, Mümtaz'er Türköne'yi içinde boğan AK Parti kızgınlığı da, kendisini hükümet-cemaat mücadelesi esnasında sahile vurmuş görünmektedir. Türköne, 17 Aralık öncesinde kaleme aldığı tuhaf makalelerini bu tarihten sonra ayrı bir tuhaflık ile sürdürmektedir. Türköne’nin akademisyen üslubundan kopup, militan bir cemaat-ideoloji üslubu ile ifadeler kullanmaya başlamasını anlamaya çalışan Salih Tuna, 29 Ocak 2014’te şöyle soruyordu: “Acaba...'Kaseti falan mı var? Hem nasıl bir kasettir ki bu, böyle korkunç böyle rezil bir savrulmaya neden olabiliyor?' Acaba...'Eşini milletvekili yapan AK Parti, kendisini (milletvekili aday adayı
olduğu halde) yapmayınca bir kırgınlık mı yaşıyor? Fırsat bu fırsat deyip ödeşmek mi istiyor yoksa?'”.

     Türköne, 30 Mart Seçimleri yaklaşırken ideolojisinin mutaassıp bir müdafii olarak bilim adamı kıyafetini çıkararak iyice darbeciliğe soyundu. Bazı meşhur oyuncu isimlerin “sanat için”! soyunduğunu iddia ederek gündemde kalmaya çalıştıklarına şahit olan Türk halkı, 30 Mart mahalli seçimleri yaklaşırken M. Türköne’nin ‘siyaset ve cemaat için’ soyunduğunu, siyaset bilimi kıyafetinden tamamen çıplak ve uzak kalan bir ruh hali ile 28 Şubat’ın öncü isimlerinden Çevik Bir ile aynı çizgide yazılar kaleme aldığına şahit oldu. Malum, Çevik Bir, 28 Şubat’ı niçin yaptıklarını ABD’de neşredilen bir yayın organında, İsrailli bir akademisyen ile ortak kaleme aldığı makalesinde şöyle ifade etmişti: “Türkiye’yi dincilerin eline bırakamazdık.” (Bir&Sherman, 2002, c.9, n.4) 28 Mart 2014’te, yani mahalli seçimlerden iki gün önce Zaman Gazetesinde cemaatinin ve şahsının duasını dile getiren Türköne şöyle diyordu: “Seçimin erken alınmış bir tek sonucu var: Erdoğan, artık bu ülkeyi yönetemez”. Türköne’nin ruh halini tahlil etmeye çalışmak, tarih ve siyaset bilimi sahasında zaman harcamayı elzem kılmaktadır. “Erdoğan, Türkiye’yi bu saatten sonra yönetemez. Kendini kurtarma telaşında iken nasıl yönetsin?” gibi müdafiî olduğu liberal demokrasi ile izah edilmesi mümkün olmayan ifadeler kullanabilen bu siyaset bilimci yazar, Ahmet Davutoğlu'nun başvekilliğe namzet gösterilmesi akabinde yeni bir takım tuhaf tahliller ile karşımıza çıkmıştır. Türköne'nin 24 Ağustos 2014 Pazar günü neşredilen makalesinde şu ifadeler yer almaktadır:

Modernleşme döneminde Osmanlı ordusunda iki tür subay vardı: Mesleğe nefer olarak başlayıp, gösterdiği yararlılıkla paşalığa kadar yükselen okuması-yazması olmayan “alaylı” subaylarla, Harbiye’den yetişme, sevkü’lceyş bilen, bir topun namlusunun sinüs ve kosinüsünü hesaplayabilen eğitimli subaylar. Erdoğan çekirdekten yetişme bir alaylı, Davutoğlu ise çok iyi eğitim almış ve eğitim vermiş bir mektepli. Biri sezgileri ve içgüdüleriyle hareket ederken öbürünün zihninin gerisinde mutlaka sistemli bir teori işliyor.

   Osmanlı’daki alaylı ve Harbiyeli askerlerin yükselişi ile, günümüz Türkiyesindeki askerî olmayan siyasetçilerin yükselişi arasında bir benzerlik kurulabilir. Ancak aralarındaki büyük farklardan ötürü bu benzerlikler fazla izah edici olmaz. Alaylı veya Harbiyeli kökenden gelen Osmanlı paşaları tayin edilmiş memurlardır, halkın iradesi ile değil devletin zirvesinin müsaadesi ile yükselirler. Erdoğan ve Davutoğlu, devletin müdahalelerine rağmen mücadele ederek bu günlere gelmiş şahsiyetler olup, halkın iradesi ile seçilmişlerdir, tayin edilmiş değillerdir. Türkiye’de yaşayan ve siyaset bilimci olduğunu iddia eden, üstelik derin tarih bilgisine sahipmiş gibi bir tavır sergileyen bir profesör, eğer hala Erdoğan’ı, aklı ile hesap yaparak müfredat hazırlayan bir siyasi deha değil de içgüdüleriyle hareket eden birine benzetiyorsa, onun siyasi dehasında mağlup olmaya mahkumdur ve bu mağlubiyetle daha da hırçınlaşmaktadır. Bu, siyaset bilimini bilmeyen CHP-MHP zihniyetinden farklı bir zihniyet değildir. O halde aynı “çatı” altında buluşmak, bu zihniyetin en layık olduğu yermiş demekten başka yorumu da bizlere bırakmaz. Erdoğan, şu anda dünyanın en ileri üniversitelerinde insan psikolojisi, karşısındakinin gözünün içine bakarak ona söyleyeceğini unutturma ve suçluluk hissettirme, siyasi karar alma, kararlı duruşu ile kitleleri büyüleme, hitap ederken kelimeleri telaffuz etme, basın mensupları karşısında heyecanlanmadan zihnindekileri evde tek başına konuşuyormuş gibi aynı kararlılıkla ifade edebilme, kağıda bakmadan saatlerce konuşabilme ve harika bir hafıza tekniği ile kısa sürede çok şeyler ezberleyebilme hususunda doktora çalışmalarına danışmanlık yapabilecek bir kapasitededir. Eğer fevri davranan bir siyasetçi olsaydı Türkiye şu ana kadar çoktan Suriye ile harbe girmiş, halk sokaklara dökülmüş ve hükumet defalarca düşmüş olurdu. Hatta eğer Erdoğan mühendislik hassasiyetiyle düşünen değil de fevri davranan, aklı ile zeki bir insan gibi davranan değil de, iç güdü ile davranan bir şahsiyet ise şayet, o halde bu tablo M. Türköne için çok daha vahimdir. Çünkü aklını kullanan, profesör olan ve beynelmilel ittifaklara girişerek topyekün hücum edenleri, aklını kullanmadan içgüdüleri ile devirebilmiş ise, karşısındakilerin aklından üstün içgüdülere sahiptir ki bu "fevkaladenin fevkinde" bir hal olur.

halef-selef
   Ahmet Davutoğlu’nun çok iyi bir tedrisattan geçtiği malumdur. Davutoğlu, hayatını bilime vakfetmiş, maddi imkanlara sahip olduğu için para kazanmakla değil ilim kazanmakla ve geri kalmış ülkesinin terakkisine çareler aramakla hayatını geçirmiştir. Doktorasını yaparken dünyayı gezmiş, dünyayı anlamaya çalışmış, meselelerin sebepleri ve özünü idrak ile vakit harcamıştır. Malezya’da siyaset bilimi bölümünü kurmuş, beş sene burada dersler vermiştir. Kâh Mısır’da, piramitlerin dibindeki gölgelerde dolaşan bir doktora talebesi, kâh Uhud Dağının etrafında dolaşarak harbin sevkülceyş vaziyetini ve Müslüman ordusunu muhasara eden Halid bin Velid’in hamlelerini, kâh Ürdün’de ve Suriye’de dolaşarak Arapçasını geliştirmeye çalışan ve buralardaki Osmanlı tarihinin izini süren bir talebe, kâh Uzak Doğulu Müslümanların camilerinde ve üniversitelerinde dolaşan, bu insanları ve mekanların mirasında yatan ruhu anlamaya çalışan bir araştırmacı-seyyah bilim adamı olmuştur. Hatta bunları yaparken çoğu defa ailesini uzun süre ihmal etmek mecburiyetinde kalmıştır. Zira bu işler ailece hep birlikte yapılabilen tütün dizmek, fındık toplamak veya biber doldurarak yemek hazırlama işine pek benzememektedir. Bu esnada Erdoğan’ın mücadelesi İstanbul’da cereyan etmektedir. 1990-95 arasında, Davutoğlu Malezya İslam Üniversitesinde ilmî dersler talim ettirirken, Erdoğan İstanbul’da siyasî mücadele vermekte ve halkın iradesi ile belediye başkanlığına gelmektedir. Davutoğlu, 1995-99 arasında Marmara Üniversitesi’nde dersler verirken, Erdoğan İstanbul’da başlattığı büyük projelerin ve halkın gözünde kazandığı itibarın hesabını vermekte, darbe yiyerek hapis yapmaktadır. Davutoğlu 1998-2002 arasında Harbiye’de dersler verirken, Erdoğan halkın iradesi ve siyasi dehası sayesinde Türkiye’yi değiştirecek iktidara yürümektedir. Bu iktidarın hedefi önce Türkiye’nin belini doğrultmak ve akabinde Osmanlı coğrafyasına inmektir. Bunun için makul isimler tespit edilir. Erdoğan’ın yol arkadaşı Abdullah Gül, Türkiye’nin dış politikasında Ahmet Davutoğlu’ndan istifade edilmelidir diye düşünür. Ankara’dan İstanbul’u arayarak kendisini bu iş için davet eder. Ama Davutoğlu bir ilim adamıdır ve “bilim adamı bu şekilde siyasetçinin ayağına giderse siyasetin emrine girerek ilmî hüviyetini kaybeder” diyerek kibarca cevap verir. Bunun üzerine A. Gül Ankara’dan İstanbul’a gelip, A. Davutoğlu’nu ikna eder ve alıp Ankara’ya götürür. “Komşularla sıfır ihtilaf” siyaseti Yeni Türkiye’nin kısa vadeli bölge politikasında bir kızıl elma olarak, Davutoğlu’nun Türk dış politika müfredatına yerleştirdiği bir idraktir. “Çatışarak, inatlaşarak değil müzakere ederek önce komşularımızla aramızı düzeltmeliyiz” der. Zira komşularımızla yaşadığımız gerilim büyük devletlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Bunu ısrarla anlamak istemeyen çok sayıda “yazar-düşünür” veya (yatar-düşgörür) insanlar ne için tenkit ettiklerini bile bilmeden ahkam kesmeye başlarlar. Önce “Sıfır ihtilaf da nereden çıktı?” derler, sonra Suriye ile vizeler kalktıktan iki sene sonra aynı ülke ile gerilimler başlayınca “Hani sıfır ihtilaf olacaktı, sıfır komşuya döndük, ne oldu?” gibi ifadelerle sırıtırlar ama yerine daha iyisini teklif edemezler. Bir iki sene de olsa sıfır ihtilaf siyaseti işe yaramış, hatta bunu hayalperest bulanlar zamanla buna alışmış ve gerilim başlayınca sanki yüz senedir Suriye ile dostmuşuz gibi Şam ile vizeyi kaldırmayı başaran kişileri kabahatli bulmuşlardır.

     Bu minvalde bakacak olursak, farklı sahalarda mücadele vererek bugün bir ihsan-ı ilahi olarak aynı yolda bir araya gelmiş bu iki ismi kıyaslarken siyaset biliminden uzak tam bir cemaat ideolojisi çizgileriyle tahlil yapmaya çalışmak maalesef bu işlerden anlayanlara karşı saygısızlıktan başka bir şey değildir. Bu noktada basiret bağlanması yaşayan Türköne’nin sözleriyle devam edelim:

Davutoğlu isminin ilan edildiği toplantıda yaptığı teşekkür konuşmasında “12 yıllık restorasyon hareketi”nin devam edeceğini söyledi. Erdoğan “restorasyon”un ne anlama geldiğini, yaptığı işin bir restorasyon işi olduğunu -bu tabiri bugüne kadar hiç kullanmadığına göre- bilmiyor olmalı. Kuvvetli siyasî tarih bilgisi olmayan ve bu tabiri eski eserlerin onarılması olarak anlayan AK Parti kurmayları da Davutoğlu’nun muradını anlayamaz. Fransız Devrimi’ni, Napolyon Savaşları’nı sonrasında Avusturya şansölyesi Metternich’in mimarı olduğu Avrupa Uyumu’nu ve 1815’ten 1848’e kadar devam eden dönemin Restorasyon Dönemi olduğunu bilmeden, Davutoğlu’nun uzmanı olduğu alana ait bu kavrama ne anlam yüklediğini ve dolayısıyla Türkiye’ye nasıl bir yön tayin ettiğini çözemezsiniz. “Van minits”in karşısına “restorasyon”u yerleştirmek, Erdoğan-Davutoğlu farkını anlamak için size bir fikir verebilir. Biri tesadüf eseri yerine oturmuş bir meydan okuma, öbürü ise teorik bir çözümlemenin ve sistematik bir düşüncenin ürünü.

    Erdoğan’ın bugüne kadar yaptıklarının bu topraklarda devlet için Nizam-ı Cedîdi başaran Sultan 2. Mahmud’dan beri yapılmış en büyük restorasyon olduğunu anlamadığını iddia etmek ve Erdoğan’dan daha iyi İngilizce bildiğini gösterme kompleksi ile O’nun “one minute”ü ile alay etmek Salih Tuna’nın M. Türköne ile alakalı yukarıda yer verdiğimiz tespitlerini haklı çıkarmaktadır. 2012’de ekranlarda Ergenekon tutuklularının ateşli müdafiî Ramiz İlker Paşa ile atışırken, “Siz 2. Mahmud mu oldunuz da orduyu kaldırıyorsunuz?” çıkışına cevaben “3. Selim’in ıslahatçı mirasına sahip çıktıklarını, hükümetin Türkiye’yi ıslah ettiğini” dile getiren Türköne, iki sene sonra aynı hükümetin “ıslahat” kelimesinde yatan manadan bîhaber olduğunu iddia ederken, aslında kendisini tekzip etmektedir. Yok eğer 2012’de “ıslahat yapan” olarak hükümeti değil de cemaati kastetmiş idiyse, o zaman Ergenekon Davasını hükümetin değil cemaatin başlattığını itiraf etmiş olur ve bugünkü ifadeleri ile gene tenakuza düşer. Son yazısında, Davutoğlu’nu tayin eden Erdoğan’ı Davutoğlu’ndan “geri” ve “şuursuz” bir idrak seviyesinde göstermeye çalışmak da cemaatin “iktidarla topyekün ihtilaf” siyaseti mucibince olsa gerektir. Nitekim aynı cemaat yakın zaman kadar Gül-Erdoğan mukayesesi yaparak Erdoğan’ı “geri kafalı” göstermeye çalışırken şimdi aynı politikayı Erdoğan-Davutoğlu mukayesesi üzerinden sürdüreceğini ibraz etmiş oluyor. Davutoğlu’nun bu cemaate karşı devleti müdafaa edeceği için tayin edildiğini ilan eden Erdoğan’ın vekili Davutoğlu’nun, siyasi zihniyetini bilen cemaat belli ki O’nu Erdoğan’ın nazarında “kellesi koparılacak” yeni bir Merzifonlu Kara Mustafa Paşa yapmak istemektedir:

Teorik düşünce her zaman başarılı sonuçlar vermez. Tarihi filozoflar değil politikacılar yapar; her iki nitelik nadiren aynı kişide bir araya gelir. Davutoğlu’nun bugün adı bile unutulan “sıfır sorun” politikasına bakarak onu peşinen mahkum edenler, belki de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı hatırlamalı. Tarihçiler der ki, padişah kellesini almasaydı, Viyana bozgunu sonrası devletin girdiği muhatarayı düzeltecek olan yine oydu. Bin yıllık bir devletin restorasyonunda bu örnekler yabana atılmamalı.

    Günümüzde Türk iç ve dış politikasında cereyan eden tüm çatışmanın temelinde Türkiye’nin “Orta Doğu”daki tüm sahalara hızla giren bir oyuncu olmak istemesinin yattığını anlamaktan imtina eden ‘yatar-düşgörür’ profesörlerimizin sayısı pek de az değildir. Türköne gibi isimler bunun sebebini başka türlü anlamak (veya propaganda yapmak) çabasındadırlar. Onlara göre tüm bunların sebebi Erdoğan’ın “tek adam olma kibri”dir:

Duygusal travmalar unutulur, kırgınlıklar geride kalır. Bugünün keskin düşmanlıkları Erdoğan’ın iktidar tekeli oluşturma ve otokratik bir düzene geçme çabalarının ürünüydü. Yürümeyen yolsuzluk soruşturmaları ve bu soruşturmaları engellemek için uydurulan “paralel devlet hayaleti”, Erdoğan’ın niyetlendiği ama başaramadığı bu otokrasinin finans ayağının ürünleri. Davutoğlu Erdoğan için bu otokrasiyi “restore” eder mi? Davutoğlu’nun restorasyondan anladığı çok farklı. Peki, Davutoğlu kendi otokratik yönetimini oluşturabilir mi? Davutoğlu’nun çok iyi bildiği siyasî realizm, bu ihtimalin imkânsız olduğunu söylüyor. Yakın dönemde siyasette çok ortaklı bir şirketin çoğunluk hissesi olan patronu ile CEO’su arasındaki ilişkiyi takip edeceğiz. Bu ilişkinin biçimini iki taraf değil, piyasa beklentileri belirleyecek.

    Görülülüyor ki, her kötü şeyin müsebbibi Erdoğan olarak gösterilmektedir. Bu vaka, bize tarihi hatırlatmaktadır. Eğer Türköne, Ali Suavi Vakası ile İttihat-Terakki’nin Sultan 2. Abdülhamid Hanı devirmek için dış destekler alarak nasıl çalıştıklarını, “Sultan’ın yolsuzluk yaptığını ve dine aykırı hareketlernin olduğunu” iddia ederek halkı nasıl aldatmaya çalıştıklarını biliyor olsaydı kendisinden bu kadar dar nokta-i nazardan yaklaşımlar geliştirmesi beklenmezdi. Hatta tüm Türk halkının tarihi bilmediğini varsayarak, yeni nesil bir İttihatçı ruhuyla her kötülüğün müsebbibi olarak Sultan’ın iktidarını göstermeye çalışması, cahilliğine verilir, kaale bile alınmazdı. Ancak, M. Türköne’nin Ali Suavi Vakasını çok iyi bildiği ve 1878’deki bu vaka ile günümüzdeki “Erdoğan Düşmanlığı” meselesinin tarihî bir tekerrür olduğunu gördüğünü düşünen birisi olarak iki ihtimale yer veriyorum: Ya koyu cemaat taassubu onu bilerek ve isteyerek yalan söylemeye, yani müfteri olmaya maruz bırakıyor veyahut gene Salih Tuna’ya hak vermek mecburiyetinde kalıyorum: “Acaba kasedi mi var?” Eğer gerçek ikinci şıkta saklı ise masumdur. Allah kurtarsın!

Derkenar: Ali Suavi, şeyh-alim tarzında bir şahsiyet olarak Sultan 2. Abdülhamid’in iki senelik iktidarı karşısında Londra-Paris farmason localarının desteğinde İstanbul’daki siyasi zemini şekillendirmeye çalışan İttihatçı (Genç Türkler) hareketine iştirak etmişti. Darbe sevdasıyla Saray’ı basarak kan akıtmaktan imtina etmemiş olan bu alim! zât, ilmini memleketin bekası için değil, hebası için sarfetmişti. Genç Türkler’in öncüsü Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet, İbrahim Temo, Tunalı Hilmi gibi İslâm dininden pek hazzetmeyen isimler ile bu Müslüman-Alim! zâtın aynı iktidara karşı ittifak etmeleri, 2013-2014 senesinde başka isimler ile ama aynı suret dahilinde aynen tekerrür etmektedir. İttihatçıların torunları CHP ile Ali Suavi’nin yerini almış olan alim! bir zatın ittifak ederek aynı iktidara aynı ifadeler ve tekniklerle taarruz etmeleri hayret verici bir tekerrürdür.



*Bu yazı, Zaman Gazetesi yazarı Mümtaz'er Türköne'nin 24 Ağustos 2014 Pazar günü neşredilen makalesine ve genel olarak 17 Aralık sonrası tutumuna bir tenkid mahiyetindedir.


20 Ağustos 2014 Çarşamba

Beni Kurayza İhanetinden IŞİD Terörüne Giden Çıkmaz Yol


     IŞİD denilen, insanlıktan nasibini almamış eşkıya sürüsünün tarih sahnesine birdenbire çıkışıyla birlikte, bir takım zevatın ağzına, Beni Kurayza Kabilesinin cezalandırması hadisesinin dolanması hiç de şaşırtıcı gelmedi doğrusu! İslamiyetin boğazlarından aşağıya geçmediği bu haydutları İslam Dini ile bağdaştırmak, en hafif hali ile dahi zulümdür. Bu bağdaştırmadan ne kastedilmek istendiğini anlamak ve konuya daha bir derinden bakabilmek için her iki konuyu da beyaz kağıda dökelim (İslamiyet deyince vücut kimyası bozulan ve empati yeleğini çıkarıp hemencecik antipati zırhına bürünenlere pek faydası olmaz ama belki doğruları öğrenmek isteyenler çıkabilir elbette):

Beni Kurayza Gazvesi ve Yahudilerin İhaneti:

     Peygamber Efendimizin ve Ashab-ı Kiramın Medine'ye Hicreti ile, İslam Tarihinde "Medine Dönemi" olarak bilinen devir başladı. Bundan evvel, Mekkeli müşrikler eli ile yıllardır devam edegelen zulüm ve işkenceler karşısında Müslümanlar, müşrikler ile mücadele etmek için defaatle izin istediler ancak izin verilmedi. Hicretten sonra ise, İslam Devletinin teşekkül etmesi ile birlikte, mahzun Yesrib, "medeniyet"in ta kendisi "Medine"ye dönüşürken, Mekke'dekilerle cihada da izin verildi. 

     Medine'de o sıralarda, Evs ve Hazrec kabileleri ile birlikte, Benî Nadir, Benî Kaynuka ve Benî Kurayza adındaki üç tane Yahudi kabilesi de meskundu. Bu Yahudi kabileler haricindeki halk, toptan İslamiyeti benimsemiş ve Resulullah Efendimizi, büyük bir iştiyakla bağrına basmıştı. Ancak mezkur üç kabilenin derdi büyüktü çünki her başları sıkıştığında "Ya Rabbi, bize göndereceğini vaat ettiğin Ahır Zaman Peygamberi hürmetine yardım et, bize zafer ihsan et" diye ettikleri müstecap duaların karşılığında gelen Son Elçi, Yahudilerden değil, gıcık oldukları Araplardan zuhur etmişti. Haliyle kıskançlık ve kızgınlıktan akılları başlarından gitti. Bu durum, Hicretten sonra daha da şiddetlendi ve Müslümanları alt etmek ve yenilgiye uğratmak için Mekkeli Müşriklerle gizli ittifaklar dahil, her türlü yola başvurmaya başladılar (Medine Sözleşmesi diye bilinen, geniş çaplı anlaşmaya uyacaklarına söz verip imza atmış olmalarına rağmen). Bedir, Uhud derken, işler hiç de Yahudilerin istediği gibi gitmiyordu. Mekkeliler bir türlü beklenen zaferi gerçekleştirememişti. Beni Kaynuka ve Beni Nadir kabileleri, daha önceden saflarını açıkça belli edip, çeşitli vesilelerle, yapılan anlaşmalara ihanet ettikleri için Medine'den sürülmüşlerdi ve orada sadece Beni Kurayza Yahudileri kalmıştı. Müslümanlar, Hendek Savaşının başlaması ile birlikte büyük bir kuşatmanın içinde buldular kendilerini. Anlaşma gereği, şehir savunmasına fiilen katılması gereken Kurayzaoğullarının olduğu tarafa hendek dahi kazılmamıştı. Kuşatma uzadıkça, Mekkelilerin büyük ordusunun Medineli Müslümanları yeneceğini düşünen Yahudiler, ihanete ve arkadan vurmaya başladılar. Kendilerine bir heyet gönderilerek, neden savaşın en kızışık zamanında ihanete yeltendikleri sorulunca, iyice şımaran Kurayzalılar, hem gelenlere hem de Peygamber Efendimize ağır hakaretlerde bulundular. Ve hemen akabinde de, alçakça bir şekilde, cephede bulunan erkeklerin ailelerinin baskına kalkıştılar. Bu yapılanlar, mutabakat  metnine açık bir muhalefet olmasının yanı sıra, ayan beyan bir çapulculuk, düşmanla işbirliği, sabotaj ve ihanetti. Devletin iç güvenliğini doğrudan, bilavasıta tehlikeye atan bu durumun "medeni ülkeler"de adı "vatana ihanet"tir ve şu andaki durumda dahi bunun karşılığı ya idamdır ya da ömür boyu hapistir. 

     Hendek Savaşında, kelimenin tam manasıyla  "rüzgar terse dönmüş" ve Müslümanlar kesin bir zafer kazanmıştı. Ancak yapılacak çok mühim bir iş kaldı; o da ihanet şebekesini cezalandırmak. Daha muharebede kalkan tozlar yere düşmeden, Peygamber Efendimiz ve eshabı, hemen Kurayzalıların sağlam kalesine doğru yöneldi. Önden Hz. Ali gitmişti ve oraya vardığında duyduğu şeyler hiç de hoş değildi. Kurayza Kabilesinin fertleri sövmeye ve alay etmeye devam ediyordu, herhangi bir pişmanlık ve af dileme girişimi yoktu. Hz. Peygamber, durumun farkında olarak, kalenin önüne geldi ve içeridekilere teker teker seslenerek, Müslüman olmalarını teklif etti. Buna müspet cevap gelmeyince, bu sefer de teslim olmaları çağrısında bulundu. İslam askerinin, tarih boyunca, düşman karşısındaki tavrını da özetleyen bu iki teklifin ardından, silaha başvurmaktan başka yapılacak bir şey kalmamıştı. Beni Kurayza'nın kalesi muhasara altına alındı ve bu kuşatma uzadıkça uzadı. Bunun üzerine Yahudiler, belli şartlar ileri sürerek teslim olacaklarını söylediler. Şartlardan biri, mal ve silahları bırakıp Medine'den ayrılmaktı ancak Resulullah, bu teklifi kabul etmedi çünki aynısı Beni Nadir Yahudilerine de uygulanmış ve onlar da doğrudan düşman saflarında birer nefer olarak geri dönmüştü. Kayıtsız şartsız teslimiyete razı olan Kurayzalı Yahudiler, kaleden çıkmaya başladı. Peygamber Efendimiz, verilecek hüküm konusunda hakemlik yapacak kimseyi tayin etmelerini istedi, onlar da. Evs Kabilesinden Hz. Sad bin Muaz'ı hakem olarak seçtiler. Sad bin Muaz, her iki tarafın da, verilecek karara uyması konusunda sözünü aldı. Hz. Sad'ın verdiği hüküm, Tevrat'a tam olarak uygundu, yani Yahudiler, Hz. Musa'nın şeriatine uygun olarak cezalandırıldılar: Eli silah tutanlar öldürülecek, mallar fey olunacak (yani taksim edilecek), kadın ve çocuklar da esir statüsünde hayatlarına devam edecek.

     IŞİD Belası:

     20. yüzyılın sonlarına doğru iyice yükselen Selefiliğin ve Batı Dünyası açısından mükemmel işleyen "Müslüman=terörist" algısının tabii neticelerinden biri, Ortadoğu denilen coğrafyada kendini "Irak ve Şam İslam Devleti" olarak birdenbire gösteriverdi. Büyük çoğunluğumuz için gerçekten de "birdenbire" olmuştu. 2014 yılı ile birlikte, sıkıntılı Irak topraklarının batısında, merkezi ortoritesi zayıflamış ve iç savaş halindeki Suriye'nin doğusunda, Toyota markalı vasıtalara doluşmuş, ağzı burnu kapalı, ellerinde "La İlahe İllallah Muhammedün Resulullah" yazılı İslam Sancağı ile, bir güruh peyda oldu. Bu çapulcu güruh, kasıtlı olarak ilk önce "Sünni" sıfatıyla adlandırılmak istendi ancak önlerine her geleni kafir ilan edip kafa kesen ve o topraklarda medfun bulunan zevat-ı kiramın türbelerini havaya uçuran eşkıyaların, Sünnilikle hiçbir ilişkisinin olmadığı tez zamanda ortaya çıktı. 

     Peki, neydi bu Ortadoğu'yu kasıp kavuran dalga? Çok basit ve temel olarak, şu ana kadar anlaşıldığı haliyle, Ortadoğu'da, Batılı Kuvvetlerin "cetvel vasıtasıyla" çizdiği sınırların (Sykes-Picot Anlaşması) değişmesi ve güncellenmesi gerektiğinin, 1800'lerin başında yaşanan Birinci Vahhabi Ayaklanması ve Suudi Arabistan devletinin kurulması ile neticelenen İkinci Vahhabi İsyanının bir devamı olarak görülebilecek "asi" bir hareketle desteklenmesi işlemi gibi duruyor. Yani, Vahhabi Selefi tayfanın isyanı görünümlü, yeni bir sınır ve denge değiştirme harekatı. 

     Ortadoğu'da en ağır işkence ve katliamları (hem de Müslümanlara) yapan bu "sürü"yü, kendisini oluşturan unsurlara geniş haklar ve imtiyazlar tanıyan, onlara müsamaha ile davranan ve son ana kadar "sulh yolu"nu tercih eden, Yahudilere hakem seçme şansı veren ve onları, kendi ahkamlarına göre cezalandıran İslam Devleti ile bir tutmak için ise, çok farklı çalışan bir kafaya sahip olmak lazım gelir elbette!


15 Ağustos 2014 Cuma

İslam Tarihindeki Bazı Tartışmalı İsimler: Yezid, İbni Ziyad, Haccac, Mervan


     İslam tarihinde bazı şahsiyetler, çok uzun süreden beri alevli tartışmaların odağında yer almıştır. Mısır'dan toplaşıp gelen azgın Kıptilerin, Medine'yi basması ve Hz. Osman'ın şehid edilmesinin ardından, daha Hicri 35'li yıllarda, olaylara hissi yaklaşan, tarafsızlıktan uzak ve çıkarcı kimi tarihçilerin de yangına körükle gitmesiyle, ileride çok daha derin uçurum ve düşmanlıklara sebebiyet verecek üzücü hadiseler yaşanmaya başlandı. "İnsanların, Peygamberlerden sonra en üstünleri" olarak methedilen ve "Sahabe-i Kiram" gibi üstün bir sıfatla bilinen zatların arasında vuku bulan, doğru okunmadığında ise "iman"ın kendisini dahi tehlikeye sürükleyecek muharebeler, araya giren çeşitli fitnebazların gayretleri ile inananları bölmek ve aralarında husumet çıkarmak için kullanıldı. Cemel ve Sıffin vakaları, sonrasında ise Kerbela Faciası, bunlar arasında en bilindik ve en çok istismar edilen başlıklar arasındadır. Bu olaylara fiilen katılan ve "ictihad etmeleri", doğru olanı ortaya çıkarma çalışmaları neticesinde karşı karşıya gelen Eshab'ın Büyükleri, sanki mevki ve makam hırsı ile hareket ediyor ve biri yekdiğerini katletmeye çalışıyor olarak resmedilmek istendi. Şöhret ve mal peşindeki yaltakçı tarihçilerin, Emevileri, Abbasi idarecilerine kötü gösterme gayretleri de üstüne eklenince, işler iyice "rockçı saçına" döndü. Özellikle Şii ve Rafızilerin, olayları dramatize edişi ve ajitasyon dolu yaklaşımları, kantarın topuzunu iyice kaçırdığı için, özellikle Emevi Devletinin tarihinde mühim yer etmiş birkaç şahsiyete yakından bakmak lazım:

     1. Yezid bin Muaviye: Kerbela Faciası ve Hz. Hüseyin'in şehadeti sebebiyle, en çok anılan kişilerden biridir (aslında en az onun kadar babası Hz. Muaviye de anılmaktadır ama kendisi Eshaptan ve hatta vahiy katiplerinden biri olduğu, hadislerle övüldüğü ve İslam Alimleri kendisinden hadisler naklettiği için hakkında ileri geri konuşmak aklı başında bir Müslüman için akıl kârı değildir). Yezid'e karşı (İran'daki komik düzenin bekçileri ona en çok sövene hediye falan mı dağıtıyor anlayabilmek mümkün değil) inanılmaz bir linç kampanyasıdır gidiyor ve buna maalesef, çok sayıda Sünni de alet oluyor.
 
     Yezid, Hicretin 26. yılında Şam'da doğdu, 34 yaşında Emevi Halifelerinin ikincisi oldu ve dört sene sonra vefat etti. Ancak daha öncesinde, babasının emri ile, daha 24 yaşında ordu komutanlarından biri olarak, Ebu Eyyüb el Ensari ismi ile bilinen Halid bin Zeyd ve daha birçok Sahabinin de dahil olduğu (Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Abbas gibi) askerle, İstanbul'u fethetmek gayesi ile sefere çıktı. Bilindiği üzere Hz. Ebu Eyyüb, İstanbul önlerinde 90 yaşını geçkin olarak şehid oldu.

     Babası, vefat etmeden evvel yaptığı istişareler neticesinde, oğlunun kendinden sonra halife olmasına ikna oldu ve ona çok nasihat etti. Eshabın büyüklerinden Abdullah bin Ömer ve Mugire bin Şube dahil, eshaptan o zamanda sağ olan bazıları da, birlik olması ve ayrılık, fitne çıkmaması için (daha birkaç sene önce yaşanan kanlı olayları ve neticelerini de hesaba katarak) ona biat etti.

günümüz Necefinden bir görüntü
     Kerbela ve Hz. Hüseyin'in şehid edilmesine gelince: Yezid'in, Hz Hüseyin'i öldürme emri vermediği, Şii kitaplarında da gayet açıktır. Yezid'in gayesi, çıkması kaçınılmaz olan fitneyi önlemek ve düzeni sağlamak idi. Emirler Ubeydullah bin Ziyad'a gelince, o da Ömer bin Sad bin Ebi Vakkas komutasında bir ordu gönderdi ve İslam tarihindeki en üzücü vakalardan biri meydana geldi. Ancak Hz. Hüseyin'i tam olarak kimin katlettiği belli olmadı. Yezid'in "öldürün" gibi bir emri olmadığı, Ubeydullah bin Ziyad'ın fiilen orada olmadığı, Ömer bin Sad'ın da İmam Hüseyin'e "geri dön" çağrısında bulunduğu bir ortam var. Ama ne yazık ki arada, bir sürü fitneci ayak takımı var!
   
     Yezid bin Muaviye, Hz. Hüseyin'in mübarek başı huzuruna getirildikte, "Allah İbni Mercane'ye lanet etsin, Hüseyin bana gelseydi ona affederdim, istediklerini yerine getirirdim" gibi, üzgün olduğunu bildiren sözler söyledi ve ağladı. Hz. Hüseyin'in oğlu Zeynelabidin (ki kendisi 12 imamın dördüncüsü olur), saraydan ayrılana kadar kendisi ile birlikte yedi ve ikramlarından istifade etti. Ehl-i Beyt'in geri kalanları da sarayda misafir olarak ağırlandı. Birkaç gün sonra, çok sayıda hediye, altın ve bir maiyet ile Medine'ye döndüler.

     Hakkında, bazı alimler tarafından "Yezid bî devlet" (yani nasipsiz) ve fasık gibi kelimeler kullanılmıştır"Şarap içtiği" yönündeki iddialar kesin olmamakla birlikte, namazlarını kıldığı bilinmektedir. Yezid'e ve diğer bazılarına lanet etmek uygun değildir, zaten İslam dininde "lanet etmek" bir ibadet değildir ve ancak bazı vakalarda müsaade edilmiştir.

     2. Ubeydullah bin Ziyad bin Ebu Süfyan bin Harp: Medine'nin Fethi günü iman eden ve Sahabeden olan Hz. Ebu Süfyan'ın torunudur. Kendisine İbni Sümeyye ve İbni Mercane de denirdi. Genç yaşta Emevilerin Horasan Valisi oldu. Daha sonra Buhara'yı aldı ve ardından Basra Valisi oldu. Hakem Olayından sonra zuhur eden Haricilere, bu bölgede ağır darbe indirdi. Kerbela Vakası olduğunda ise Küfe'de valiydi. Aşere-i Mübeşşereden olan Sad bin Ebi Vakkas'ın oğlu Ömer'i, Hz. Hüseyin'in de içinde bulunduğu topluluğa karşı göndererek facianın yaşanmasına sebep oldu fakat doğrudan Hz. Hüseyin'in şehadetine bir dahli yoktur, onu teslim alıp getirmelerini emretmişti. Sonraları, yaşanan siyasi çekişmeler ve karışan ortalık neticesinde, Ehl-i Beyt'i çok sevdiğini ve Hüseyin bin Ali'nin intikamını alma peşinde olduğunu iddia eden ve Emevilere karşı isyan tertipleyen Muhtar Sekafi'nin gönderdiği ordu tarafından mağlup edildi ve öldürüldü.

     3. Haccac bin Yusuf Sekafi: Haccac-ı Zalim olarak da bilinen bu idarecinin, 120 binden fazla kişinin kanına girdiği söylenir. Halife Abdülmelik'in komutanı olarak, Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir bin Avvam'ın, cesareti ile meşhur oğlu Abdullah'ı, Şam'a itaat etmediği için Mekke'de şehid etti. Hicaz ve Irak Valiliklerinde bulundu. Haricilere karşı savaştı ve taa Hindistan'a kadar olan bölgelere İslamiyeti yaydı. Zalim ve gaddar olduğu kadar da İslamiyet'e faydası dokundu. Bugün, onlar olmadan Kur'an-ı Kerim'i düzgün okuyamadığımız, hareke denilen işaretleri koydurmuştur. Ayrıca Kabe'nin şu andaki hali, kendisinin eseridir.

     4. Mervan bin Hakem bin Ebil'as bin Ümeyye: Emevi Devletinin dördüncü halifesi. Mekke'nin Fethinde imana gelenlerden biriydi fakat Eshaptan olamadı. Hz. Osman bin Affan amcasıdır ve sonradan kendisinin katipliğini ve yardımcılığını yapmış, hatta ona damat olmuştur. Zalimliği kadar ilmi ve zekası da çoktu. Önceleri Hicaz ve Medine valiliği görevinde bulunmuştu.

     Şimdi, genelde bu konulara ballandıra ballandıra bulaşırken fazlaca yapmadığımız bir şeyi yapalım; empati:

100 sene bile dayanamayan Emevilerin
İslamiyeti yaydığı bölgeler ve devletin büyüklüğü
Yukarıda zikredilenler ya halife ya vali (ordu komutanlığı da içinde haliyle) gibi üst düzey yöneticilerdir. O zamanki Emevi Devletini düşünün bir kere; hem büyük hem de sürekli bir fütuhatla devamlı büyüyor. Bir taraftan devlet meseleleri ile uğraşılırken, diğer taraftan da at sırtında aylarca süren seferler gerçekleştiriliyor. Bir taraftan, dışarıda karşılaşılan gayri müslimlere İslamiyet doğru olarak anlatılmak ve İslam ahlakı tam olarak tecelli ettirilmek zorunda, diğer taraftan da, sürekli bir fitne ve kalkışma halinde içerisindeki taşkın Şiiler ve inatçı Hariciler terbiyeye muhtaç. Bu karışık fitne ortamında adaleti gözetmek çok zordur (bunu becerebilenler olmadı değil elbette). Evet, zikredilen isimlerin çoğu zalimdi fakat zalim oldukları kadar da alim ve fakih idiler, İslam düşmanı değildiler ve İslamiyeti değiştirmeye ya da yıkmaya çalışmadılar. Eshab-ı Kiramın da olduğu bir coğrafyada yetiştiler ve yönetici oldular. Kendilerine karşı çıkanları veya tehdit olarak gördüklerini, dini duruşları sebebiyle değil, en basit haliyle, kendi düzenlerine gelebilecek zarar ihtimali le imha ettiler (yapılanları mazur göstermez o ayrı). Yanlışlıkla ve ölçüyü, haddi aşarak öldürdükleri insan sayısı da az değildir.

     Aslında yapılacak en iyi iş bunlara karşı "nötr" olmaya çalışmak, bu isimler anıldığında nabzı yükseltmemektir. Onları sevmek şart olmadığı gibi, günümüze realiteden uzak bir şekilde aktarılan üzücü hadiseler sebebiyle lanet etmek de doğru değildir. Bu konular geçtiğinde "siyah veya beyaz" olmak yerine "gri"ye bürünmek, yapılabilecek belki en ihtiyatlı duruş olacaktır!

 

9 Ağustos 2014 Cumartesi

İnternetten Para Kazanmanın Yolları - 1


     İnternetten güvenli alışverişin temellerini paylaştıktan sonra, gelelim sanal alemden para nasıl kazanılır kısmına (keşke harcaması kadar kolay olaydı ama nerdee). Ancak bu işe girişmeden önce çok temel ve hayati bazı bilgileri paylaşmak (en azından yanlış anlaşılmaları bertaraf etmek ve hiç yoktan sövülmemek için) çok mühimdir çünki işin içine para girince hatta paranın sadece kokusu dahi girince troll olmak ve "raydan çıkmak" işten bile değildir.

1. Hiç kimse durduk yerde size internetten zengin olmanın formülünü bedavaya vermez. İnsanoğlu kıskanç ve zayıf yaradılışlıdır, kazancını hiç kimse ile paylaşmak istemez. Dolayısıyla bu tür bir iddiada bulunan kişinin (ne kadar iyi niyetli olursa) mutlaka bir çıkarı vardır (en azından yazdığı yazının altındaki sitesine sürekli ve organik bir trafik çeker ratingini artırır). Görünürde hiç bir kazancı olmayıp, çok sağlam bilgiler ve tecrübeler aktaran "babayiğitler" de yok değildir elbette.

2. Eğer hiç İngilizce bilmiyorsanız, internetten para kazanmanın %90'nını unutun (kendi orijinal fikriniz vardır ve müteşebbissinizdir o ayrı). Eğer okuduklarınızın en azından konusunu anlayabiliyorsanız, kazanma şansınız artıyor demektir. Eğer okuduklarınızı ve tecrübelerinizi, İngilizce yazı ve girişim olarak sahaya dökebiliyorsanız, artık bu piyasadaki önde olanlarla yarışıyorsunuz demektir.

3. İşin ucunda -güya- "kolay para kazanma" gibi bir emel olunca, internetin nasıl bir çöplüğe ve bilgi kirliliğine dönüştüğünü az çok tahmin edebilirsiniz. Şöyle biraz baştan savma bir araştırma dahi yapsanız, bu çöplükle çok rahat karşılaşırsınız. Birbirinin neredeyse aynı, hiç orijinal bilgi vermeyen kopya siteler ve kopya yazılar, iştah kabartmak için sayfalar dolusu düzülen "gel gel" maksatlı iltifatlar, artık işin cılkı çıkmış, aynı makalenin bazı tekniklerle, yeni bir şeymiş gibi sunulması, bir takım suni ve organik olmayan yöntemlerle, hedef kitleyi "o reklama" tıklamak için yönlendirmeler... anlayacağınız "bel altı" (her anlamda) piyasası, sanal dünyayı bir çöplük ve hiçbir değeri olmayan, hedeften saptırıcı yazılar ve sitelerle şişirmiş durumda. Google, bunlarla mücadele ettiğini, dozajı giderek artan önlemler aldığını söylese de, henüz tatmin edici manada bir iyileşme görünmüyor.

4. Her işte olduğu gibi bu alanda da, para yatırmadan kazanmayı beklemek, imkansıza yakın bir zoru istemek olur. Mühim olan, yatırımı nereye yapacağını ve geri dönüşünün nasıl olacağını bilmek. Hiç para yatırmadan yapılacak işler en fazla "cep harçlığı" denilen miktara denk gelecektir. Öte yandan, sıfır ya da çok az yatırımla ve ne yapacağını bilmeden girişmek, başlangıç dönemi "çarpılma" risklerine karşı bir tampon vazifesi de görebilir.

     Tabi sanal alemde kazanmanın birçok kategorisi ve çok çeşitli yolları vardır. En temel kategorilerden biri, sizi iki tane seçeneğin önüne getirir (eğer en büyük arama motoru olan Google'ın kriterlerini baz alacaksak ki genelde öyle olur) "temiz" ya da "legal" yol ve "daha az temiz" ya da "kirli" ya da "illegal" (bu ikinci kısmın kelimeleri biraz ağır olabilir ama piyasada bu şekilde bilinmektedir) yol. "Temiz" olan kazanç yollarına ecnebiler "White hat" (Beyaz şapka), "kirli" olanına ise "Black hat" (Siyah şapka). Black hat terimi ile genelde, piyasanın dominant unsuru Google'ın tasvip etmediği faaliyetler anlaşılır. Bu yöntemler, Google fark etmeden bir süre devam etse de, uzun vadede Google'ın çeşitli yaptırımları karşısında farklı alanlara kaymak zaruri olur. Yani Google, arkasından dolanıp iki puan kapmak isteyenleri kendi usulünce cezalandırır. Dünyadaki arama motoru piyasasının büyük kısmını kontrol eden (dolayısıyla reklam alma ve verme de buna dahildir) devin, bunu yaparkenki gayesi temelde; reklam alan ve verenler arasındaki dengeyi sağlamak, haksız kazançların önüne geçmek, organik olmayan muhteviyatı temizlemek ve  internetin bir çöplük olmasını önlemektir (bu konularda ne kadar başarılıdır o ayrı mevzu).

 Şimdi, belli başlı kazanç sistemlerine bir bakalım:

Affiliate Marketing'in basit
bir işlem şeması
1. Affiliate Marketing: Buna "satış ortaklığı" denilir genelde ve en ucuz pazarlama ve satış yöntemlerinden biridir. Bu satış türünde iki aracı ve dört (sitede satılacak ürünler sitenin kendisininse üç) oyuncu vardır: Biri, ürünü siteye satış maksatlı koyanlar, ikincisi ürünü satan firma (Amazon, eBay, Clickbank...  gibi), üçüncüsü yayıncı taraf, dördüncüsü de nihai tüketicidir. Sistem genelde şöyle ister: Esas satıcı siteye ürünü koyar, aracı olan kuruluş, kendi sitenize veya sahip olduğunuz herhangi bir sosyal medya alanına, yayıncılara tahsis ettiği reklam tanıtımlarından birini yerleştirmenize müsaade eder ve bu reklamda sadece size özel bir link yerleştirir. Üçüncü taraf yani tüketici, bu reklam alanına tıklar ve bunun üzerinden bir alış gerçekleştirirse, reklam veren şirket, o tahsis edilen link sayesinde yayıncıyı tanır ve daha önce kararlaştırılmış oranda bir komisyonu site ya da sosyal medya alanı sahibine verir.

2. Pay Per Click (PPC):  Bu sistem de basitçe, dört aktör ile oynanır: Reklam veren, reklamı yayıncıya
her yerde karşımıza çıkabilme becerisi
 gösteren AdSense reklamlarından bir demet
ulaştıran, reklamı yayınlayan, nihai tüketici. Döngü yukarıdaki ile hemen hemen aynı işler fakat burada reklam linki üzerinden gerçekleşecek satış değil, sadece reklama tıklamak, para kazanmak için yeterlidir. Bu sistemi en çok ve en etkin, Google isimli arama motoru kılıklı dev kullanır. AdWords denilen oluşum ile reklam vermek isteyenlerin reklamlarını çeşitli parametreler vasıtasıyla oluşturur, bundan bir pay alır ve reklamları, reklam verenin isteği doğrultusunda yerleştirir, AdSense denilen birimle de, ulaşılmak istenen hedef kitleye ulaşır. Dolayısıyla, reklam verenin ödediği paranın bir kısmını, reklama tıklanan sitenin sahibine öder. İki aracı komisyonunu alır, satıcı, alıcıya ulaşmış olur.

3. Paid To Click (PTC): Yani "tıklama başına ödeme". Bu sistem kabaca, online olarak, bir sitenin size gösterim yaptığı şeylere (trafik almak isteyen yeni ve amatör sitelerdir genelde) tıklanması üzerine, reklamı veren, aracı PTC sitesi ve tıklamayı yapan (şu durumda bu, hiç para harcamadan
en istikrarlı PTC
sitelerinden biri Neobux
zenginlik hayalleri kuran ve acı gerçekleri birkaç ay sonra farkedecek olan ergen bir Türk gencidir) kişiler arasında dönen bir sistemdir. Bu tür sitelerdeki tıklama başına ücretler 0.001, 0.005 dolar gibi çok düşük seviyededir. Başka bir deyişle; sadece bir (1) dolar kazanmak için aşağı-yukarı 1000 tane reklama düzenli olarak tıklamanız lazım (günde 5-10 tane reklam gösterildiğine göre varın zengin olacağınız tarihi siz hesap edin). Tıklama ücretleri düşük olsa da, muhtemelen bir uyanık tarafından geliştirilen bir metotla bu siteler bir zamanlar altın çağını yaşamıştı; paralı ya da doğrudan üye kiralama. Bu kiralama ya da referansla üye yapma işi, sizin için çalışacak kiralık işçilerdir ki, onlar reklamlara tıkladıklarında, size de bir komisyon gelir ve böylece çok uzun zamanda bir araya gelemeyecek miktarları kazanmak, kısa vadede gerçekleşir (tabi altınızdaki üyeler tıklamamazlık yapmazsa). Bu sistemden para kazanmak için, sabırlı biçimde bir imparatorluk kurmanız ve size çalışan alt kolları, çeşitli hediye, komisyonlar ve motivasyonlarla sürekli canlı tutmanız gerekir.

     Bu yazı, devam edecek bir görüntü çizmiyor değil haliyle!