Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: Temmuz 2014 Follow my blog with Bloglovin

27 Temmuz 2014 Pazar

Tasavvufsuz İslam vs İslamiyetsiz Tasavvuf


     Dini ve manevi hissiyatların çok hızlı değişip çeşitli formlara girdiği günümüzde, "tasavvuf"a yaklaşımların da değişmemesi imkansız elbette. Popüler olan yaklaşımlardan biri; tasavvufun (ki bu tasavvuf düşmanları ona Sufizm falan derler) İslamiyet'in özü ile bağdaşmadığı ve diğer bazı felsefe ve düşüncelerden, en basit haliyle, bir "esinlenme" olduğu yönündedir. Ama bunun yanında bir yığın gayrimüslim de, çeşitli "meditasyon" yöntemleri ile tasavvufa yakınlık göstermektedir. Bu yaklaşımlara yakından bakmadan evvel, "tasavvuf" kavramının İslam Dinindeki yerine bakmak lazım (İslam derken, özünü yani Ehl-i Sünneti kastediyoruz haliyle).

TASAVVUFUN TARİFİ ve DİNDEKİ YERİ

     Tasavvufla alakalı; "fena, beka, sofi..." gibi kelime, kavram ve usuller sonradan ortaya çıkmış olsa da, muhteviyatlarının de sonradan ortaya çıktığını düşünmek yanlış olur. Tasavvufun haliyle yüzlerce tarifi vardır, bunlardan birkaçını sıralayalım:
Tasavvuf, kalb ve ruhun temizlenmesinin yollarını gösteren "ilm-i ahlaktır".
Tasavvuf, kalbi "saf" yapmak, yani onu kötü huylardan arındırmaktır.
Tasavvuf, beden ile yapılan ibadetlerin, insana ağır gelmeden, aşk ve şevk ile seve seve yapılmasını sağlar.
Tasavvuf, edeptir.
Tasavvuf, insanlarla iyi geçinmek, onlardan gelen eziyetlere sabretmektir.
Tasavvuf, "her şeyin Allah rızası için yapılması" demek olan "ihlas"ı elde etmektir.
Tasavvuf, kalp hastalıklarını tedavi etmektir.
Hatta daha da özel ve güzel açıklamaları var, şunun gibi:
Tasavvuf ızdıraptır, sükun (yani ızdırapsızlık ve rahat) gelince tasavvuf kalmaz.
Şu haliyle tasavvuf, İslamiyet'in ta kendisidir. Beden, İslam Ahkamının gerektirdiği emir ve yasakları tatbik ederken, kalp ve ruh da, bu emir ve yasakların kolayca tatbik edilmesini için gerekli olan manevi aşkı tadar, kendini ölümden sonrasına alıştırıp, kadere rızaya ve Allah'tan her geleni severek kabul etmeyi ve Allah'ın kulları ile iyi geçinmeyi elde eder ve Kur'an-ı kerimin emri olan zikri yapar. Fıkıh ve tasavvuf arasındaki dengeyi belirtmesi açısından İmam-ı Malik'in şu sözünü hatırlamakta fayda var: "Fıkhı bilmeden tasavvufla meşgul olan dinden çıkar, fıkhı bilip tasavvuftan haberi olmayan da bid'at sahibi olur. Her ikisini de bilen hakikate erişir."

     Tasavvuf yolları da, tıpkı tarifi gibi çok ve farklı farklıdır ancak hepsinin dağılmasında iki ana kaynak vardır; Hz. Ebu Bekir-i Sıddık ve Hz. Ali. Hz. Ebu Bekir, "nübuvvet" yolunun önderi iken, "vilayet" yolunun imamı ise Hz. Ali'dir. Ancak her ikisinin de kaynağı tektir, o da Resulullah Efendimizdir. Sonradan teşekkül etmeye başlayan ve temel dini bilgilerin yanında tasavvufu da anlatan ve talim eden "tarikat"lerin çeşitli isimlere sahip olması, başka başka yollar oldukları manasına gelmez. Genellikle, aynı tasavvuf alimine bağlı olanlar hocaları ile övünmek ve birbirlerini tanımak için, ait olduğunu hissettikleri yollara, üstatlarının ismini vermişlerdir (Kadiri, Çeşti, Rıfai, Şazili, Mevlevi, hak olan Bektaşi, Halveti, Gülşeni, Cerrahi, Uşaki, Ticani... gibi).

     Tarikatler de esas olarak ikiye ayrılırlar: "Zikr-i hafi" (sessiz zikir) yapanlar ve "Zikr-i cehri" (yüksek sesle zikir) yapanlar. "Sessiz zikir" Hz. Ebu Bekir'den gelirken, "yüksek sesle zikir" yapanların yolu ise Hz. Ali ve "On iki imam" vasıtasıyla gelmektedir.

     Her şeyde ve olayda olduğu gibi, tarikatlerde de zamanla bazı bozulmalar oldu, asılları gitti, kötü birer çakmaları kaldı. Kimilerine doğudan gelen "Hurufiler" dadandı, kimilerinde dinin emirleri ağır geldiği için "light"laştırma faaliyetleri başladı, kimilerinin üstadı diye geçinen fırsatçılar; "ben artık erdim, bizim dereceye varanlar için namaz falan yok, gelin kızlar elimi öpün bakayım" demeye başladı. Esas manada, tasavvuf üstatları azaldığı için de, keçilere "efendi" denilmeye başlandı. Günümüzde, eski büyük üstatların isimlerini kullanarak hala faal olan tarikat ve tekkelerin neredeyse tamamı, bir şekilde bozulma yaşamış ve cahillerin eline düşmüştür. Şimdilerde, büyük İslam alimi ve mutsavvıfların izinden gitmek isteyenlerin, onların doğru bir şekilde tercüme edilmiş kitaplarını okumaktan başka çaresi yoktur.

TASAVVUFSUZ İSLAM ÇABALARI 

Vahhabilerin Anayasası
hükmündeki Feth-ül Mecid
Tarikat ve tekkelerdeki deformasyon devam ederken, bir de piyasaya, İngiliz parası ve silahı ile 19. yüzyılın başlarında, Arabistan Yarımadasının doğusundan, Vahhabilik yayılmaya başladı. Bu yolun kurucusu olan Muhammed bin Abdülvehhab'ın bozuk fikirlerinden biri de, tasavvufa olan düşmanlığı idi. İstigase, vesile, şefaat, istimdat gibi kelimelere ve ihtiva ettiği manalara gıcıklık, Vahhabiliğin anayası hükmündeki "Keşf-üş Şübuhat" ve "Kitab-üt tevhid"in şerhi olan Feth-ül Mecid adındaki kitapların ana konularından biridir. Dolayısıyla bu hal, Vahhabiliğin legalize olma çabalarını temsil eden Selefilik akımının da temel taşlarındandır. Vahhabi ve Selefiler, İslam dünyasının "şirk" içinde yüzdüğünü, insanların Tevhidden ayrılıp, şeyh ve mürşitlere taptığını, ölmüşlerden (buna Peygamberler de dahil) ve uzaktakilerden istimdat etmenin Allah'a şirk koşmak olacağını, tasavvufun kendisinin "Hint Mistisizmi" ve eski "Yunan Felsefesi"nden alınma olduğunu, Peygamber Efendimizi medh eden şiir ve yazıların küfür dolu olduğunu, türbelerin hemen yıkılması gerektiğini, mezheb imamlarına uymanın sapıklık olduğunu, ölüler için adak yapmak ve hayvan kesmenin şirk olduğunu söylerler. Selefi tayfanın, taş kalpli, katı ve terörizme meyyal olması, bu nefret dolu söylemler yüzünden midir acaba?

     Selefi-Vahhabi zihniyet, Ehl-i Sünnet'in vazgeçilmez bir parçası olan tasavvufu ve tasavvufçuları, "Sufi" ve Sufizm gibi kelimelerle, çeşitli forum ve yabancı kaynaklarda aşağılamaya ve sanki İslamiyet'ten bir parça değilmiş gibi göstermeye çalışıyor. Tasavvufa meyl eden kişileri, "pasifizm" ve uyuşuklukla suçlamaya ve tasavvufi mertebe ve olgunlukları, gençlerin gözünde değersizleştirme çabasına kalkışıyor. Dolayısıyla bu kaynak ve sitelerde dolaşan gençler, tasavvufun, İslam Dinine sonradan yamanmış ve kendisine girenleri uyuşuk ve miskin kişiliklere dönüştüren bir bid'at olduğu izlenimine kapılıyor.

İSLAMİYETSİZ TASAVVUF

     Bu garip durum özellikle Batı Dünyasının, yalnızlaştırılmış, manevi ve dini duygulardan uzaklaştırılıp, maddiyat peşinde koşmaya teşvik edilmiş insanının, ruhundaki yangına bir çare bulmak veya (işi iyice eğlenceye döndürenler için) sadece, "hercai bir gönül eğlendirme" çabalarının tezahürüdür (İslamiyet'siz olanına tasavvuf denilmeyeceğini belirtmeye mahal yok herhalde). Bu eğilimin neredeyse tek kaynağı, Mevlana Celaleddin-i Rumi'dir (bazı durumlarda da yine Mevlana gibi bazı konularda çok yanlış anlaşılan Muhyiddin-i Arabi'in söz ve eserleri de devreye girer). Bu büyük mutasavvıf ve İslam aliminin çağları aşan sözleri, modern dünyanın tüketime endeksli, belli kalıplara sıkışmış, "sığ kafalı" insanında değişik "çağrışımlar" yaptı. "Gel, ne olursan ol gel" sözünün esas ve derin manasına inmekten ziyade, sağa-sola çekmeye müsait zahir anlamı ile, bir takım değerleri yozlaştırma niyetindekilerin emelleri birleşti ve ortaya, ney çalan, dans eden ve felsefe yapan bir "hoşgörü timsali Mevlana" çıkıverdi! Mesnevisini ve sözlerini anlamaktan aciz kafalar, bu alimi dünyaya bu şekilde yaymaya çalıştı. Ortaya çıkan şeyler ise son derece enteresan: sahte Mevleviler gibi dönmeye çalışan ama İslam deyince tüyleri diken diken ecnebiler, kendini sağa-sola vurup cehri zikir yaptığını zannedenler, maddiyat ve tüketimle dolmuş kafaları, eski üstatların (onların hayatına benzemeye zerre ehemmiyet göstermeden tabi ki) talim ettirdiği zikirlerle boşaltacağını sananlar...  ve daha nicesi!



19 Temmuz 2014 Cumartesi

İslamiyet'le Yeni Tanışanlarda Yaşanan Dengesizlikler ya da... "Orta"yı Iskalamak


     "Cenk Erdem"in Erdemi, Erdem Uygan vakasındaki tuhaflıklar ve dengesizlikler, İslamiyet ile sonradan müşerref olanlar (İslamiyeti bir öncelik ve hayat biçimi haline getirmekten söz ediyoruz) ile alakalı akla şu suali getiriyor: "Neden İslam'a yönelen insanlarda ve hele de bazı meşhurlarda, özellikle ilk dönemlerde bazı dengesizlikler hatta travmalar zuhur ediyor?" İslamiyet'in her alanı kapsayıcı hükümleri ve inananlarını bir "aksiyon adamı" haline getiren düsturları, daha taze olan tanışmanın verdiği keskinlik ve "başı dönmüşlük"  ile birlikte ele alarak, bu duruma bir bakalım:

     1. Meal sevdası: İslamiyet ile ilk olarak tanışma vesilelerinden biri "meal"lerdir tabi olarak. Mukaddes kitabın neler içerdiğini görmek ve o andaki "susuzluğunu" gidermek için hemen herkesin başvurduğu bir yöntemdir. Dahası, Kur'an-ı Kerim'in eşsiz belagat ve fesahati, insanın aklını başından alıp, en pasif ve sıradan insanı bile harekete geçirir (en baştan savma mealde bile bu kendini gösterir)... bunda bir şey yok. Esas sıkıntı bundan sonraki adımda, hayatına yepyeni bir şekil verirken, hala meal referanslı olarak devam etmeye çalışmak. Çünki meal dediğimiz şey (ki günümüz kullanım manasına baktığımızda buna tercüme demek daha doğru olur), herhangi bir kişinin (genellikle para kazanmak için) kapasitesi kadar anladığı kısımları o dile aktarmasıdır. Dahası, bu meal görünümlü tercümeler ehil olmayan kimselerin akımına kapılmaya ve bazı sure ve ayetlerin gerçeğin tam tersi manada anlaşılmasına sebebiyet verir ki bunun yol açacağı şey malumdur. Maalesef birçok yeni Müslüman, gayet iyi ve saf niyetlerle başladıkları yolculuklarını, sığ meal sularında ve bataklıklarında nihayetlendirmektedir. İşin en acı tarafı ise, bundan hiç haberdar olmamaları ve "ben İslamı kaynağından öğreniyorum zaten, başka bir şeye ihtiyacım yok" noktasıdır ki, bilindiği üzere cehl-i mürekkebin herhangi bir devası yoktur, "ben biliyorum" davasındaki kişiye bir şeyler anlatmak neredeyse imkansızdır.

     2. Sakal bırakmak ve Kılık kıyafette ortalamayı ve yer ve zaman mefhumunu ıskalamak: İslam'ı, hayat düsturu edinme ve O'na tam olarak ittiba etme gayretindekilerin çoğunun, bir diğer "ortalama"yı ıskalama sahası "sakal"dır (bazı daha ileri durumlarda sarık ve cübbe eğilimi de baş gösterir ama bütün bunları bu maddede özetleyebiliriz herhalde). Gayet saf niyetlerle, Peygamber Efendimizin yol gösterici olarak seçilmesinin ve ona tam olarak uyma isteğinin bir tezahürüdür. Ancak burada içine düşülen hata, sakalın İslam ahkamındaki yerinin tam olarak bilinmemesi ve bilinse dahi, taze Müslüman olmanın vermiş olduğu o keskinlik ve ele geçirilen nimeti hemencecik herkese yayma çabasıdır. Bu iyi niyetli çaba ve keskinlikler, hele bir de birinci maddede değindiğimiz "mealden din öğrenmeye kalkışma" fiili ile harmanlanırsa, o zaman, "ortalama"nın bayağı bir uzağına savrulma ihtimali vardır. Şu yazıda da değindiğimiz üzere, İslam ve Arap Ülkesi diye geçinen ülkelerin dışında kalan devletlerde ve hele de Batı Dünyasında (bu alanda Türkiye de kapsama girer kaçınılmaz olarak) hele hele 11 Eylül Hadiselerinden sonra, sakal-sarık-cübbe veya en azından sakal ile insanların içinde aktif olarak bulunmaya çalışmak, beraberinde birçok sıkıntı ve yanlış anlaşılmaları getirecektir. Potansiyel terörist, öcü, örümcek kafalı veya en azından kirli ve pasaklı gözü ile görülen ve çeşit çeşit önyargı pencerelerinden bakılmak suretiyle temas bile kurulmak istenmeyen "Müslüman" kimliğini, bir sünnet-i zevaidi yapma gayreti ile şüpheli ve alt sınıf olarak göstermek, pek de akıl karı bir iş olmasa gerektir. Yanlış anlaşılma olmaması açısından buraya izah edelim: Elbette ki Resulullah Efendimizin her sünnetine uymak çok sevaptır ancak Kıyamet Gününde hesabı dahi sorulmayacak, adetlerle ilgili sünnetleri yapacağım derken, sakal-cübbe-sarık ile dalga geçilmesine meydan vermek, gençlerin İslamiyet'ten soğumasına ve hatta İslam düşmanı olmasına vesile olmak, hiç de hayırlı bir iş değildir.

     3. Çevre ile münasebetlerdeki kırılmalar: Genellikle dini yaşantısı sınırlı ya da "o taraklarda hiç bezi olmayan" bir muhitte bulunan ve İslam'a yönelen gençlerde beliren dengesizliktir. Bu dengesizlik, iki taraf açısından da giderek gerilir ve çoğu vakada sert kopma ve ayrılmalar yaşanır (bunların bir kısmı sonradan normale döner ama "kalp kırma"nın acısı öyle kolay geçmez tabi).

     4. Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker yapma aceleciliği: "İyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma" olarak tarif edilebilicek, meşhur 54 farzdan biri olan bu prensip, İslamiyet'in her ferde, kapasitesine göre yüklediği bir vazifedir. Fakat Emr-i maruf yapmanın bazı şartları vardır ve bu şartlar yerinde değil iken bu vazifeyi yapmaya kalkışmak, faydadan ziyade zarar getirir. Ayrıca bu konu, birinci maddede incelediğimiz "meal sevdası" ile de doğrudan alakalıdır. Çünkü meal okuyanlarda emr-i maruf ve nehy-i münker olgusunu dengeye oturtacak istidat pek olmaz.

     5. Yanlış kişilere uyma: Özellikle günümüzde, kendini çok hissettiren bir faktördür. Zamanımızın ağzı bol laf yapan ve yaldızlı sözlerle gençleri tuzaklarına düşüren alimler eli ile zuhur eder ve Hak Din ile yeni tanışmış kalbi yanık gençleri hedef alır. Sahte tarikatçılar, hayatları sözlerine hiç uymayan pespaye kişilikler, para ve şöhret kazanmak için çalakalem meal ve tefsir yazma hevesindekiler, çok güzel yazılan yazıların arasına zehrini akıtan art niyetliler... ve daha bir yığın "değişik renkte" kimselerin tuzaklarına düşen gençler, çok ağır zehirlenme vakalarının mağduru olurlar!

     Bu dengesizliklerin hemen hepsini, mesela Yusuf İslam'da ve tarih olarak en yakın, Erdem Uygan'da görebilirsiniz.

Kıbrıslı Nazım denilen kişinin
etkisinde kalan Yusuf İslam
Mustafa İslamoğlu ve Abdülaziz Bayındır'ın
peşine takılan Erdem Uygan

şirazesi kayanlardan biri daha
eski oyuncu Yaşar Alptekin

     Peki bu dengesizliklerin bir çaresi var mı? Var elbette ama Hz. Ömer'in şu sözlerinde saklı:

Arkadaşım ayıbıma uyardı beni,
Kardeşlik sünnetinin budur temeli!

     Hatta İmam-ı Şafii'nin şu sözlerinde:

Sadık dost ve halis kimya,
Az bulunur, hiç arama!

     Mühim not: Bu yazıda geçen "orta" ve "ortalama" kelimelerinden kasıt elbetteki İslamiyet'in özü olan Ehl-i Sünnet vel Cemaat'tır!

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Breaking Bad Dizisi Üzerinden Amerikan Toplumuna Şöylemesine Bir Bakış


     "Abi Breaking Bad diye bir dizi buldum süper" ünlemli ifadesi ile başlayacak olursak bu sefer, diziler tarihinin en başarılı yapımlarından birinden söz ettiğimiz gerçeğini teslim etmemiz lazım gelir herhalde! Temposu ara sıra biraz düşse de, genel olarak senaryonun doluluğu, derinliği, zenginliği ve devamlılığı, kurgunun çok iyi olması ve en mühimi, aşmış oyunculukların varlığı, bu diziyi gelmiş geçmiş en iyi drama ve dizilerden biri yapıyor. Breaking Bad'in bu kadar çok tutulmasının sebeplerinden biri de şüphesiz, hem eyalet hem de federal bazda, Amerika Birleşik Devletleri denilen ülke hakkında gayet gerçekçi ve derinlemesine bir kesit sunmasıdır. Dizinin genel konusu; akciğer kanseri olduğunu öğrenen başarılı bir kimya mualliminin, öldükten sonra, ailesinin geçimini sağlayabilmesi için uyuşturucu üretimi ve sonrasında da satımına girişmesidir. Gelelim başlıca karakterlere ve fiiliyatlarına (DİKKAT: bundan sonraki kısımlarda spoilera rastlama ihtimaliniz, peynirli poğaçanın içinde peynire rastlama ihtimalinden daha fazladır):

     Walter White (Bryan Cranston): Dizinin protagonisti ve lokomotifi. Al Pacino'nun Dog Day Afternoon'da, Robert De Niro'nun Raging Bull'da, Roberto Benigni'nin Life is Beautiful'da, Leonardo DiCaprio'nun Blood Diamond'da, Heath Ledger'in The Dark Knight'ta sergiledikleri performansları gölgede bırakacak ve hatta bazen arkasında dahi bırakacak oyunculuğu ile diziyi götüren kişidir. Walter White, Nobel mükafatına varacak derecede zehir gibi bir kimyacıdır. Temelini attığı şirketten sadece 5 bin dolar alarak ayrılmış (bir takım ayak oyunları ve ihtiyaç meselesi) ve ardından, kurucularından olduğu şirketin NASDAQ'a rahatlıkla girebilecek kadar büyümesine şahitlik etmiştir. Bu ayrılma sürecinde ve sonrasında kendisine haksızlıklar yapılmıştır ve dolayısıyla hınç doludur. Hınç doludur ama bir o kadar da pısırık ve ödenmesi gereken mortgage ve faturalar arasında sıkışmış kalmıştır. Üstelik oğlu sakat ve "planlama" olmadan doğacak olan bir kız evladı da yoldadır. Öğretmenlikten arta kalan zamanlarda bir oto yıkamacısında ek iş yapmakta, ezikliğine eziklik eklemektedir (Ekmeleddin İhsanoğlu için buradan bir slogan daha çıkabilir gibi). Günlerden bir gün, bütün bu itibarsız, sünepe ve silik kişiliğine bir son vermeye karar verir ve eski bir talebesi aracılığı ve ortaklığı ile suni bir uyuşturucu olan metamfetamin üretimine başlar. Nasıl olsa kimyada süperdir, her şeyini ortaya koyar ve neticede, keşlerin ve satıcıların başını döndürecek "masmavi" bir ürün çıkar. Bu uyuşturucu yapımı süreci, sadece dünyanın en saf "meth"ini ortaya çıkarmakla kalmaz, Walter White'in başarıya, özgürlüğe ve liderliğe susamış egosunu da, giderek bir uyuşturucu baronu kılığına girecek olan "Heisenberg" adıyla ortaya çıkarır (meşhur Alman bilim adamı Werner Heisenberg, sonradan Müslüman olmuştur). Önce ailesine yetecek olan miktarı hesaplayan ve orada duracağını iddia eden Walt, piyasanın kurdu uyuşturucu satıcılarının dahi canına okuyan egosuna teslim olur ve her şeyi olduğunu iddia ettiği ailesinin kendisini dışlamasına rağmen, uyuşturucu yapımı için kullandığı ekipmanların arasından mutlu bir Heisenberg olarak can teslim eder.

iki kafadar "saf mavi"nin peşinde

     Jesse Pinkman (Aaron Paul): Walter White'in birlikte uyuşturucu işine girdiği, haylaz ve tembel eski talebesi. Kırk kere tövbe eder sonra yine uyuşturucu kullanmaya devam eder. Disiplinsizdir ve kendine güveni fazla yoktur. Eski kimya mualliminin güdümünde, uyuşturucu piyasasında Heisenberg'ün stepnesi olarak yer edinir. Tabi bu arada bir sürü dert açar başına.

     Skyler White (Anna Gunn): Walter White'in kafası biraz karışık (akşam akşam kötü konuşturmayın beni) eşi! Ailesine düşkündür güya ama eşini kıskandırmak ve onun dikkatini çekmek için onu aldatmaktan geri kalmaz. Gün gelir "olan olmuş" der ve tamamen "duygusal" sebeplerden ötürü Heisenberg'e arka çıkar, gün gelir ondan can düşmanı gibi kaçmaya çalışır.

     Hank Schrader (Dean Norris): Walter White'in bacanağı ve dostu, Heisenberg tiplemesinin amansız düşmanı ve takipçisidir. En ufak bir delilin dahi peşine düşen, son derece zeki bir narkotik büro elemanıdır.

     Marie Schrader (Betsy Brandt): Skyler'ın çenesi düşük ve kleptoman kız kardeşi. Hank'in eşidir.

     Walter White Jr. (RJ Mitte): Walter-Skyler çiftinin ilk çocuğu. Dizinin bana göre en zayıf karakterlerinden biri. Bu kadar problemli bir ailede olup da abuk-subuk işlere kalkışmayan bir ergen Amerikalının varlığı, dizinin inandırıcılığını biraz zedelemiş gibi geldi bana. Önceleri babasına arka çıkarken, gerçekleri öğrenmeye başlayınca Hank eniştesinin safına geçmiştir.

     Saul Goodman (Bob Odenkirk): İşte dizinin en renkli ve matrak karakteri! Rasyonaliteyi azcık zorlasa da, böyle bir tiplemenin olması, dizinin drama ağırlığını biraz hafifletip, biraz sarkastik ama ölçülü mizah ve hatta kara mizah parçacıkları ile kaliteye kalite katmıştır. Tam fırıldak bir avukattır ama işini, kanuni boşlukları ve karanlık dünyayı iyi bilir. Para sevdası ve güç korkusunun kendisine yaptıramayacağı bir iş yoktur. Mutlaka her sektörde, "dark side"a bulaşmış bir tanıdığı vardır dolayısıyla kanun kaçkınlarının, adaletin arkasında dolanıp birkaç puan almak isteyenlerin ideal sığınağıdır.

     Mike Ehrmantraut (Jonathan Banks): Yine dizinin alamet-i farikalarından mükemmel bir tip! Kötü adamın arkasını toplayan, ayak işlerini halleden, asla ihanet etmeyen, zeki ve kurnaz polis eskisi. Bazı işleri ile akla, Pulp Fiction'da Harvey Keitel'in canlandırdığı "Wolf" karakterini andırır.

     Gustavo Fring (Giancarlo Esposito): İzini kaybettirme ve dikkatleri başka yönlere çekme konusunda uzman, işini asla şansa bırakmayan, iyi adam görünümlü uyuşturucu baronu. Legal işini, karanlık dünya ile başarılı bir şekilde harmanlamıştır.

     Neden "Amerikan toplumuna bir bakış" dedik? Çünki bu dizi, çok güzel bir fotoğrafa çekiyor. Bu fotoğrafı çekerken de, Amerika'yı ve Amerikalıları katman katman görebiliyorsunuz... hele de mevzubahis, aile ise. Bu çekilen "fotoşopsuz" fotoğrafın bazı detaylarını inceleyelim (bu bir genelleme elbette):

      Tüm Batı toplumlarında olduğu gibi, kendisine "ayak bağı" olarak gördüğü dini (her ne kadar bozuk olsa da), belli zaman ve formlara hapsetmiş, dini ve dolayısıyla ahlaki değerleri arka plana itmiş Amerikan toplumu da, samimiyetsiz ve soğuk ve hatta yok olmak üzere olan bir "aile" mevhumunun pençesinde kıvranmaktadır. Aile fertleri birbirlerinden uzak ve birbirlerine mesafelidir. Aynı yatağa giren ebeveynler dahi "sıcaklık"tan uzaktır. Çoğu anne baba, bir zaman sonra, iş yerindeki bir personelle ya da iş çıkışı bir içki içmek için uğradıkları bardaki bir yabancı ile tek veya çok geceli ilişkiler yaşamaktadır. Çocuklarla olan ilişkilerde de aynı durum mevcuttur ve bu "sıcaksızlık" en çok onları vurmaktadır. Ahlaksız ve kötü alışkanlık sahibi arkadaşlar, sıcak aile yuvasının yerini tutmak için vazife başındadır. Bir zaman sonra bu çocuklar da, yetişkinliğe adım attıklarından itibaren, ebeveynlerinin işlediği haltları, misli ile işlemeye başlarlar.

     Peki Birleşik Devletler, bu ahlaki ve dini bağları zayıflamış vatandaşları ile nasıl başa çıkar? Eğer dini ve manevi müeyyide endişesi ve korkusu yoksa, maddi ve kısa vadede suç işleyenlere ceza verebilecek bir sistem kurarak tabi. Burada devreye, dizide de çok iyi işlenmiş iki tane (ki ikisi de aslında tek noktaya çıkar) korku devreye girer; birisi, çok katı vergi ödeme sistemi dolayısıyla "Maliye"den korku ve "kolluk kuvveti" korkusu. Öyle bir vergi denetimi düşünün ki, ortalama gelirinin dışında, çılgınlık yapıp biraz fazlaca ve göze batacak şekilde harcasanız, devlet hemen tepenize binip "senin maaşın buna elvermez, başka gelirin olmasın sakın" gibilerinden inceden inceye hesaba çekiyor ve tatmin edici cevabı olmayanları okkalı bir şekilde cezalandırabiliyor. Kolluk kuvveti korkusu ise, hemen her olaya müdahale ederken inisiyatif alıp silahını kullanmaktan çekinmeyen, yasaları iyi bilen yetişmiş polis teşkilatı ile ilk aşamada kendini gösteriyor. İkinci aşama ise, rüşvet ve adam kayırmanın minimum düzeyde yaşandığı ve çok sert cezaların çıktığı mahkemeler. Son aşama ise, ne kadın ne erkek hiçbir insan evladının düşmek istemeyeceği Amerikan hapishaneleri var.

     Anladığımız kadar ila, sefahetin, ahlak eksikliğinin, dejenere olmuş ailenin ve kötü çevrenin hüküm sürdüğü Amerika Birleşik Devletleri ve bunun gibi diğer bazı Batı ülkelerinin ayakta kalmasının tek sebebi; adalet mekanizmasının efektif ve can alıcı bir şekilde hayatın her kademesinde kendisini göstermesidir.

Netice: Kimya candır!