Read more: http://www.bloggerdersleri.com/2012/06/blogger-meta-tag-ayarlari.html#ixzz3CwTYFEk2 şöyle garip bencileyin: Ağustos 2012 Follow my blog with Bloglovin

30 Ağustos 2012 Perşembe

Öz Kardeşlerini Öldürebilecek Kapasitedeki İnsanların Dünü ve Bugünü - 9



     Seneler 1947'ye geldiğinde, dünyada savaş bitmiş, savaşa katılan devletler yaralarını sarmaya, katılmayanlar da ucuz atlatmanın ya da ucuz atlattığını sanmanın rahatlığını yaşıyordu. Bu arada Aşkenaziler (Almanya ve Doğu Avrupa'da yaşayan Yahudilere verilen isim) de, pratikte hala Filistin diye bilinen topraklara gelmeye devam ediyordu. Filistin'deki keşmekeşi ve çatışmaları çözmek için İngiltere, aynı sene Birleşmiş Milletler'e başvurdu. Daha bir ay önce, Ağustos 1947'de dünyanın en çok müslüman nüfusuna sahip ülkesi olan Hindistan'ı bölüp, Pakistan'ı kurduran ve dolayısıyla "tehlikeli" boyuttaki müslümanları ayıran ve birbirine düşman bırakan Birleşmiş Milletler (tabi ki onaylayan BM'dir, tezgahı kimin kurduğunu söylemeye gerek yok her halde) Fİlistin için de "kavga etmeyin bakayım, ülkeyi aranızda eşitçe bölüp, bir kısmını Fiilistinlilere, bir kısmını da Yahudilere vereceğiz, Kudüs'e de biz göz kulak oluruz" dedi. Bunu der demez de Filistinliler hemen silaha sarıldı ve çatışmalar başladı. Çatışmalar 5-6 ay kadar, kati bir sonuç elde edilmeksizin devam etti. Bölgedeki çatışmalar devam ederken de, otuzuncu yılını bitiren İngiltere yavaş yavaş çekilmenin planlarını yapıyordu.

Ben-Gurion İsrail Bağımsızlık Bildirgesini okurken
     1948 yılının 14 Mayısında, Filistin'de neredeyse İngiliz askeri kalmamıştı. İngiltere, "hadi bana eyvallah, ben yarın gidiyorum" deyince, Polonya Yahudisi Siyonist lider ve Filisten'deki silahlı ve örgütlü mücadelenin önderlerinden olan David Ben-Gurion Tel Aviv'den bütün dünyaya, "peki o zaman, ben de Birleşmiş Milletler'in bana verdiği yetkiye dayanarak İsrail Devletini kurdum" deyiverdi. Dünyanın iki süper gücü ve aynı zamanda da düşmanı olan ABD ve SSCB'nin "tamam, kabul siz de devletsiniz artık" onayı da jet hızıyla oluvermişti.

     İngiltere'yi Cemiyet-i Akvamı hala tanımakta zorlanan, hayallerde yaşayan ve "Arap Dünyası" diye tanımlanan etraftaki devletler rüyadan uyandığında, kendilerinin tam ortasında, hacmen küçük ama "mide bulandırma" kapasitesi oldukça yüksek bir devlet görünce, adeta çılgına döndüler, hemen savaş açtılar. Kuzeyde ve doğuda Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün, güneyde de Mısır hemen saldırıya geçti. Suudi Arabistan da birlikler gönderdi. İlk zamanlar savaşta başarılı gibi gözüken sözüm ona Arap kuvvetleri, İsrail'in sert savunması ve karşı atağı ile afalladı ve bir darbe de bu taze kurulan devletten yedi. İsrail, 2 bin sene sonra kavuştuğu toprakları hiç de öylece vereceğe benzemiyordu ve hatta bu toprakları genişletme planları peşindeydi.

Modern İsrail'in kurucusu ve ilk
başbakanı David Ben-Gurion 
     Sultan Abdülhamid Hanın, zamanında Theodor Herzl'a söylediği, "belki ileride, biz o topraklardan çekilince, siz devletinizi kurarsınız" sözü gerçekleşmişti (o sözdeki "belki"nin şüpheden ziyade ileriyi görmek olduğu gayet açıktır çünki uzun yıllar Osmanlı Devletini idare eden birisinin "belki"si, "nezaketen kesinlik" demekten başka bir ifade olmasa gerek). Filistinliler "felaket" (Nekbe ya da Al Nakba) diye tabir ettiği bu günde, 700 binden ziyade Filistinli kendi toprağında mülteci durumuna düştü.







Onuncu bölüm:


26 Ağustos 2012 Pazar

Öz Kardeşlerini Öldürebilecek Kapasitedeki İnsanların Dünü ve Bugünü - 8



     1. Dünya Savaşı sona ermek üzereyken, İsriloğulları için her şey yolunda gidiyordu. "Bir karış toprak" dahi koklatmayan Osmanlı gitmiş, pek sevgili Britanya da "canınızı sıkmayın, buralarda patron benim artık" mesajını vermişti. Arz-ı mevuda İngilizler geldikten sonra dengeler hemen değişmeye başladı; Arabistan Yarımadasında İngiliz kontrollü ve destekli Vehhabi Devleti hızla büyümeye ve Hicaz'ı tehdit etmeye devam ediyordu. Kendisini "vatan haini" ilan eden İttihatçılar ve saldırgan, vahşi Vehhabiler arasında sıkışıp kalan Mekke Emiri Şerif Hüseyin, iyi niyetine rağmen, çok büyük bir yanlışlık yaparak İngilizler'den yardım istedi ve onların buralara çözüm getireceğini sandı. İngilizler de ona, Ortadoğu'da büyük bir Arap Devleti kurma ve onu da başına geçirme sözü verdiler. Bir taraftan da Avrupa'daki Yahudiler, Filistin bölgesinde (İngiliz müsaadesi ile) hızla topraklaşıyordu. Yani, 1917'den sonraki Ortadoğu'da hangi taşı kaldırsanız, altından muhakkak Büyük Britanya menşeli biri çıkardı. Daha düne kadar rahat ve huzur içerisinde yaşayan milyonlarca insan, bir daha hiç durulmayacak, çalkantılı ve tehlikeli bir yarına hazırlanıyordu.

     Neyse, İngiliz Hariciye Nazırı Balfour'un yazılı olarak vatansız Yahudilere verdiği müjde, yavaş yavaş yerine getiriliyordu (bunda Avrupa'da giderek hız kazanan Antisemitizm yani Yahudi düşmanlığı da etkili oldu tabi). "Aliyah" denilen göçler başlamış, Avrupa'dan oluk oluk Yahudi gelmeye başlamıştı. Özellikle, Rusya'da,
Devrim sonrasında statükonun değişmesi, zaten Çarlık döneminde de hayatından bezmiş, ülkede yaşayan çok sayıdaki Yahudi'yi bu bölgeye getirdi. Filistinliler de ne yapacaklarını şaşırmış vaziyette, çareyi silahlı mücadelede buldular ve ilerleyen senelerde -artık isyan mı dersiniz, çatışma mı dersiniz- birçok irili ufaklı çarpışma meydana geldi. Bu çatışmaları engellemek için Yahudiler, "Haganah" denilen (içerisinde kadın birlikleri de bulunduran) bir teşkilat kurarak, hem topraklarını! hem de yeni gelenleri korumak yoluna gitti.

     Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinden sonra bir de şimdi "Nasyonel Sosyalizm" çıktı! Antisemitizm yükselişte yine...hepsi de sanki yeni kurulacak İsrail Devletinin işine yarıyor arkadaş! Hitler, batıda İngilizleri dize getirmek ve doğuda da Komünizmi bitirmek üzere iken, anlaşılmaz bir şekilde, Almanya'daki Yahudilere
tarifi imkansız işkenceler ve insanlık dışı muameleler yapmaya başlayınca, bu işkencelerden kurtulmayı başaran Yahudiler, soluğu Filistin'de aldı. Artık Filistinliler istediği kadar isyan etsin, İsrailli yerleşimciler şimdiden güvenlik güçlerini oluşturmuş, yeni binalar yapmaya başlamış...fiiliyat tamam, Cemiyet-i Akvam'dan gelecek bir yeşil ışığa bakar her şey!

     Adolf Hitler ve Siyonist liderlerden Stephen Samuel Wise'ın birbirine çok benzeyen konuşma tarzı:



Dokuzuncu bölüm:

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Öz Kardeşlerini Öldürebilecek Kapasitedeki İnsanların Dünü ve Bugünü - 7


     20. yüzyıl başladığında Ortadoğu'nun önemli ksımlarını elinde bulunduran Osmanlı Devletini bekleyen iki büyük tehlike vardı; dışarıda, "sanayileşme" gibi gayet masum görünen ve fakat arkasında kan ve kölelik sömürgeciliği bulunan hamle ile giderek büyüyen Avrupa ve içeride, devlet idaresinden bîhaber, halkının değerlerine sırt çevirmiş bir "İttihad ve Terakki" güruhu. Aslında bunlardan daha tehlikeli olan fakat sinsice çalışan daha büyük bir kuvvet vardı, o da Britanya İmparatorluğu. Eğer 1800'lerden sonra, bütün dünyada dönen oyunların başrolüne İngilizleri koymazsanız yapacağınız bütün analizler ve çözüm arayışları sizi çok yanlış yerlere görtürecektir ve muhtemelen gerçek bir tespit yapamamış olma gerçeği ile sizi başbaşa bırakacaktır.


Theodor Herzl
     20. yüzyılın başlamasına sadece üç sene kala, 37 yaşında ateşli bir Macar Yahudisi, İsviçre'nin Basel kentinde tarihin ilk Siyonist Kongresini gerçekleştirir ve akabinde dünyadaki Siyonizm Hareketinin başına geçer. Kongrenin toplanmasından bir sene evvel, yani 1896'da, "Yahudi Devleti" kitabını yayınlayan bu fikir ve aksiyon adamının ismi Benjamin Zeev Herzl idi (Theodor Herzl diye tanınır).

     Theodor Herzl, dediğimiz gibi sadece bir teorisyen değildir, teorisini destekleyecek ve altını dolduracak da bir pratisyendir. Zira hemen faaliyete geçer ve 44 senelik kısa ömrünü bitirmeden evvel, devletinin bir an önce kurulduğunu görmek için önce işin kaynağından başlar; doğrudan Osmanlı sultanı İkinci Abdülhamid han ile görüşmek. Öyle ya, "topraklar onun elinde, ama para da bizde, e bunlar da paraya muhtaç"! Herzl, Abdülhamid Han ile iki kere görüşür ve her ikisinde de gayet rahat anlaşılabileceği üzere rüşvet teklif eder; "sen bize, öyle fazla değil canım, küçücük bir yurt veriversen, biz senin borçlarını hemen siliveririz, rahat eder, nefes alırsın"! Bu toy yazar kiminle dans ettiğinin farkında değildir! Karşında yirmi küsür senedir dünyanın en problemli yerini idare eden, tabiri caiz ise, malı gözünden tanıyan bir idareci var! Theodor Herzl, gayet teknik ve karşı tarafı da üzmeyecek ama istediği de olmayacak bir cevap alır. Bir sene sonra tekrar gelir ve yine kesin ama nazik bir "red" cevabı alınca aklı başına gelir. "İngilizler her yerde cirit atmaya başlamış, yanaş onlara Türkler'in burnunu sürt, ne uğraşıyorsun ki"?! Ömrü yetseydi yapacağı ilk şey Britanya'ya sırtını dayamak ve Filistin bölgesinden yüksek paralarla toprakları yavaş yavaş satın almaktı, fakat 1904'te öldü. Arkasından gelenler de, bu şaşmaz planı devreye sokarak, arz-ı mevud hayallerini gerçek zemine kaydırmaya başladılar ve yepyeni bir ivme kazandılar.

     1908'de işbaşına gelen İttihad ve Terakki, Osmanlı devletini içeriden "yemeye" devam ederken, patlak veren 1. Cihan Harbi, dünyada son ayakta kalan imparatorlukların da sonu oldu. Avusturya-Macaristan, Rusya, Osmanlı gibi büyük ve eski devletler yıkıldı ve dengeler tamamiyle değişti. Ekim Devrimi, Rusya'da Sosyalizmi getirirken, Osmanlı'nın çekildiği bölgelerdeki idari boşlukları ve tabi ki "cebini" de doldurmak için, Batılı Devletler var güçleri ile saldırdı. Bu boşluklardan biri de, aşağı-yukarı 400 sene Osmanlı idaresi altında olan Ortadoğu'da meydana geldi.
Balfour Deklarasyonu

     1917 yılı, Ortadoğu ve Filistin için son derece önemli bir yıl ama Yahudiler için çok daha önemli ve müjdeleyici. Zira, Osmanlı'nın bölgeden çekilmesi ve İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour'un, Siyonist hareketin önderlerinden ve para babası Lord Lionel Walter Rothschild'e gönderdiği bir mektup (ki tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçecektir) vatan hayali içerisindeki Yahudilere âmiyane tabirle "ilaç gibi" gelecektir!

19 Ağustos 2012 Pazar

Öz Kardeşlerini Öldürebilecek Kapasitedeki İnsanların Dünü ve Bugünü - 6



     Kendilerine Hz. İsa gönderilince, Yahudiler şaşkına uğradı. Zira, onları bu zulümlerden ve sürgünlerden kurtaracak, mücadeleci, cesur ve sert birini beklerken, karşılarına Hz. İsa gibi gayet yumuşak ve affedici birini buldular. Ona ve annesi Hz. Meryem'e çok kötü iftiralar attılar. Hz. İsa'nın çok kısa süren peygamberliğinden yani otuzüç yaşında canlı olarak göğe kaldırılmasından kırk sene sonra, Roma İmparatorluğu askerleri Kudüs'ü yerle bir etti ve Yahudilerin çoğunu katletti. Geri kalanlar da darmadağın oldu.

     Bu felaketlerden sonra, İsrailoğulları Roma İmparatorluğu'nun dört bir yanına dağıldılar. Köle olarak pazarlarda satıldılar, en ağır işlerde çalıştırıldılar...ama yok olmadılar. İmparatorluk ikiye ayrıldı, Bizans uzun süreli iktidarı eline aldı, Yahudiler'in durumunda fazla bir değişiklik olmadı, hatta daha da bozuldu. Zira bağnaz Hıristiyanlar bunların Hıristiyan olması için bastırıyordu. Bizans geri çekildi çünki güneyde İslamiyet diye yeni bir din peyda olmuştu ve Müslümanların kurduğu devlet, tehlikeli bir şekilde büyüyor, Bizans'ın topraklarını teker teker düşürüyordu. Filistin bölgesinde kalmış olan az sayıdaki Yahudi topluluğu, İslamiyet'teki "zımmi" (ehl-i kitab vatandaş) statüsünden iyi yararlandı ve birazcık nefes alır oldu. Hatta öyle oldu ki, Haçlı Seferleri esansında, yerleştikleri bölgeleri Müslümanlarla yan yana savunur oldular. İlerleyen tarihlerde ve özellikle İslam kuvvetleri İspanya'ya yerleştikten sonra da Yahudiler'in durumu, çoğu sürgünde olmasına rağmen, iyiydi ve hem iktisadi hem de sosyal olarak varlıklarını muhafaza edebiliyorlardı (İslam Devleti gibi görünen bazı yamuk iktidarların yaptıklarını saymazsak tabi).

     Ortaçağ denilen karanlık ve her bakımdan belalı çağ (Hıristiyan topraklar için karanlıktır tabi ki) Avrupa topraklarındaki Yahudiler'e hiç hayır getirmedi, zulüm artarak devam etti. Kapkaranlık Avrupa, Yeni Çağ'a girmeye çalışırken, Hz. Yakub'un torunları da Leh topraklarında biraz huzur bulur gibi oldular. Osmanlı topraklarında ise hiçbir sıkıntı yoktu ve Yahudiler, "İttihat ve Terakki" denilen, Fransız mürebbiyelerle yetiştirilmiş, kibirli, atasını beğenmez tayfa ve bunların 19. yüzyılın başlarından itibaren önemli mevkiler ele geçirmeye başlayan öncüleri gelene kada rahat ve huzur içinde yaşadı.


     18. yüzyılın sonlarına doğru ve 19. yüzyılda Yahudiler, Avrupa'da toparlanmaya ve her tarafa dağılmaya çalıştı ve başardı. Haskala denilen "Yahudi aydınlanma hareketi" başladı. Neredeyse 2000 yıllık vatan ve toprak özlemi, Yahudi kanaat önderleri liderliğinde, Siyonizm denilen "Yahudilerin tekrar arz-ı mevud topraklarına yerleşmesi ve devletleşmesi" süreci devreye girdiğinde 19. yüzyıl bitmek üzere idi.

     Sosyo-ekonomik durumları iyileştikçe ve Avrupa'da ve okyanus ötesinde ipleri ellerine almaya başladıkça, "Levant" diye de bilinen Kenan illerinin Suriye, Lübnan ve Ürdün'ü de kapsayan o güzelim eski topraklarda, şöyle genişçe ve bağımsız bir milli devlet kurma isteği ve heyecanı arttı! Tamam, hayal güzel de, somuta nasıl dökülecek bu iş, bu hasreti dindirecek süreç nasıl devreye sokulacak, kim önderlik edecek bu sabırsız ve dağınık ve fakat ekserisi cebi şişmeye başlamış topluluğa?

Yedinci bölüm:


10 Ağustos 2012 Cuma

Öz Kardeşlerini Öldürebilecek Kapasitedeki İnsanların Dünü ve Bugünü - 5



     Şimdi İsrailoğulları'nın başında Nun'un oğlu Hz. Yuşa var. Eriha, İlya ve Belka ve nihayet Kudüs...artık arz-ı mevud onun önderliğindeki Museviler'de. Sonra Hz. İlyas, Hz. Elyesa ve Hz. İşmoil İsrailoğulları'na peygamber olarak gönderildi. Hz. İşmoil de Talut'u hükümdar yaptı. Talut (ya da Saul), Filistinliler ile harb ederken, namı almış yürümüş, pek cesur ve gözüpek savaşçı Calut (kesin bir yabancı filmde Goliath ismini duymuşsunuzdur), Musevi ordusunun karşısına dikildi. Böyle bir savaşçının karşısında yapılabilecek en mantıklı şey, erkeklik kitabının temel prensiplerinden birini yerine getirip kaçmaktır. Ama Talut'un ordusunda, hiç de harp meydanından kaçmaya gelmemiş, Calut'u devirmeye kararlı bir genç vardı. Bu genç, korkudan ödü kopmuş akraba ve tanıdıklarının şaşkın bakışları arasında sapanına bir taş koydu ve hiç yenilgi tatmamış Calut'u oracıkta öldürüverdi. Talut, bu genci birazcık kıskanmış olsa da onun ölümünden sonra İsrailoğulları'na hükümdar olmuştur. Biraz sonra Yahudiler'in altın ve yükseliş çağı başlayacak.

     Rivayet odur ki, Hz. Davud, milattan 1000 sene evvel tevellüd etti. Talut'un ölümünden sonra başa geçmiş ve hemen Kudüs'ü tekrar alıp, başkent yapmıştır. 40 yıl süren hükümdarlığı, her açıdan bir yükseliş, refah ve bolluk zamanıdır. Birçok fetihle beraber, topraklar iyice büyüdü. Kudüs'te büyük bir mabed inşaasına başladığı halde ömrü vefa etmedi ve yerine, bir savaşta ölmüş olan komutanı Urya'nın (Uria) dul hanımı Batşeba'dan (Bathsheba) doğan oğlu Süleyman geçti.

     Hz. Süleyman dönemi Yahudiler'in en parlak ve dolayısıyla şimdilerde dahi özlem ve iştiyak ile andıkları dönemidir. Tıpkı babası gibi 40 sene hükümdar olmuştur. Babasının inşaatına başladığı Beyt-i Mukaddes ya da Mescid-i Aksa'nın yapımını 7 senede bitirdi ve ortaya muhteşem bir mabed çıktı. O zaman bilinen dünyanın en görkemli şehri oluvermişti Kudüs. Hz. Süleyman, Tevrat, on emir ve diğer bazı kıymetli emanetleri bir sandığa (Mukaddes Sandık ya da Tabut-u Sekine) koyup, bu mabedin bir odasına koydurdu. Saba melikesi Belkıs'ı davet etti ve daha sonra onunla evlendi. Daha Talut zamanında neredeyse mağara evi gibi basit kulübelerde yaşayan millet, büyük ve ferah evlerle, ibadethanelerle ve daha birçok binalarla ilk defa tanıştı. Ticaret gelişti ve dolayısıyla zenginlik arttı. O diyarlar adalet gördü. Fakat, hani (teşbihte hata olmasın) "öküz öldü ortaklık bozuldu" derler ya, Hz. Süleyman vefat edince, bizim oniki kabile hemencecik birbirine düşüverdi!

     Dünyanın en mamur, en müreffeh, en medeni ülkesi 100 sene sürdü-sürmedi. Yahudiler ikiye ayrıldı; on kabile İsrail Devletini kurarken, kalan iki kabile (ki başlarında Hz. Süleyman'ın oğlu Rehoboam vardı) Yahuda devletinde karar kıldı. Yine eski azgın, bozuk hallerine döndüler. Asuriler ve Babilliler, bu ikiye ayrılmış, eski gücünü kaybetmiş, üstelik çok mal-mülk vaadeden toprakları yağma etti. Dünyanın en zalimlerinden ve kan dökücülerinden biri olan Buhtunnasar (ya da ecnebi haliyle Nebuchadnezzar) Kudüs'ü târ-u mâr etti. Yahudilerin ekseriyetini kılıçtan geçirdi, kalanları da Babil'e sürdü. Hakikisi 40 cüz (her cüzde 1000 sure ve her surede 1000 ayet olmak üzere) olan Tevrat bu karmaşada yok oldu ya da edildi. Bu hacimdeki bir kitabı ezbere bilecek fazla kimse de yoktu. Buhtunnasar, 70 bin Yahudi alimi ve İbranilere onlara peygamber olarak gönderilen Hz. Danyal'ı ve Hz. Üzeyr'i de ( ya da Azra) esir edince, geride kalanlar, akıllarında kaldığı kadar ile Tevrat parçalarını birleştirip şimdiki halini oluştururken, birçok asılsız ve uydurma haber de girdi, pek çok yeri unutuldu ve halilye bu Tevrat ilahi bir kitap olma vasfını kaybetti.

Ağlama Duvarı (altta) ve Kubbet-üs Sahra (üstte)
     Daha sonraları Asurileri yenen Şireveyh (veya Keyhüsrev) komutasındaki İranlılar, Yahudiler'in Kudüs'e tekrar geri dönmelerine izin verdi. Onlar da hemen tahrip edilmiş Beyt-i Makdis'i tamir etmeye çalıştı. İranlılar'dan sonra Makedonlar geldi ve Hz. İsa'nın doğumuna yakın Roma İmparatorluğu, birçok yerde olduğu gibi burayı da domine etti uzun yıllar sürecek esaret yılları, yeni bir acıklı aşama ile devam etti. Romalılar, daha kendine gelememiş Kudüs'ü tekrar yıktı ve Mescid-i Aksa tekrar yerle bir oldu. Ayakta sadece "Ağlama Duvarı" olarak bilinen kısmı kalmıştı. Bu karışıklık ve kaos ortamında Hz. İsa, bozulmuş olan Yahudileri ve kitaplarını düzeltmek için peygamber olarak gönderildi.


Altıncı bölüm:






4 Ağustos 2012 Cumartesi

Öz Kardeşlerini Öldürebilecek Kapasitedeki İnsanların Dünü ve Bugünü - 4



     Sihirbaz - Hz. Musa meydan muharebesinden her iki taraf da galip çıkınca, muharebeyi başlatan Firavun için artık hiç huzur kalmadı, sanki herkes birleşmiş kendisine komplo kuruyordu. Zulmünü iyice artırdı, işkenceler, öldürülmeler vakay-ı âdiyeden olmaya başladı. Hatta bu felakette, hayırlı kadın Asiye de nasibini aldı ve şehid oldu. Fakat zulüm küfür gibi değildir ki, zulüm başladı mı "payidar olmak" sıfatı hızla azalmaya ve yok olmaya yol tutar. Nitekim öyle de oldu; Firavun azdıkça umumi belalar yağmaya başladı...mecaz değil haa, gerçek manada! Önce çok fena bir kıtlık oldu, sonra sonu gelmez su baskınları, ardından çeşitli haşeratlar ortalığı istila etti, sular kan oldu, gökten kurbağa yağdı, çeşitli cilt hastalıkları yayıldı, üç gün süreyle ortalık kapkaranlık oldu...Firavun'un gözü korktu, "tamam" dedi, "al milletini de git". Hz. Musa bir vakit tayin edip, o vakitte İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkarmak üzere yola koyuldu. Gelgelelim Firavun azıcık ferahlık gördü ya, hemen azıtmaya başladı, orduyu derhal toplayıp Hz. Musa ve milletinin peşine düştü. Bu ucuz işgücünün "işgöçüne" dönüşmesini hala sindirememişti. En nihayet, Kızıldeniz kıyısında takip ettiklerini kıstırmayı başardı, "bu iş tamam artık, denizi yarıp gidecek halleri yok ya canım"! Hala bu kırk yaşına kadar yanında büyümüş insanı tanımak istemiyordu. Bir peygamber, gelen vahiy üzerine, o son çareyi gerçekleştirdi; asasını Kızıldeniz'e vurdu. Firavun ve askerleri gördüklerine inanamıyordu; deniz ikiye ayrılmış, denizin dibinde kupkuru oniki tane, bildiğin yol açılmıştı! Fakat Firavun, öyle hemen şaşakalıp davasından dönecek adam değildir, "deniz mi yarıldı, tamam, biz de devam ederiz o zaman"! Ama durum hiç de oyle değil, yarılan denizin tekrar eski haline dönmesi uzun sürmedi. Boğulacağını ve tanrılığının beş para etmediğini anlayan Firavun, son anda "inandım" dedi ise de, "can" korkusu ile söylenen bu "ne olur ne olmaz" inanışı kabul görmedi tabi ki.

     Hz. Musa ve oniki kabile Kenan'a doğru yola devam etti. Tih Çöl'üne vardıklarında yolları şaşırdılar, aç ve susuz halde iken, gökten "men" ve "selva" denilen yiyecekler inmeye başladı. Denizi ikiye ayıran asa, yere vurunca, yerden tertemiz su fışkırdı. "Ekmek elden, su gölden" tarzı yaşam, tabi ki, Hz. Yusuf'u hiç acımadan öldürebilecek kardeşlerin torunlarına sıkıcı gelmeye başladı; öyle ya, "her zaman et ve helva mı yenirmiş, şöyle biraz baklagiller, sarımsak, mercimek, soğan falan olsa"! Hz. Musa'nın çok canı sıkıldı, bunun cezası olarak kırk sene çöllerde perşan oldular. Tur Dağı yakınlarında Hz. Musa, ağabeyi Hz. Harun'u kavmin başına vekil bırakarak ikinci kez dağa çıktı. Kırk gün kaldı ve Allah'ın kelamını bilâvasıta işitti, Tevrat nazil oldu. Vahdetin yeşerdiği o kutlu dağın eteklerinde ise tam tersi bir manzara vardı. Samiri adındaki bir uyanık üçkağıtçı, "nasıl olsa her taraf pagan kaynıyor, biz de bu durumdan istifade edip yolumuzu bulsak fena mı olur?" parolasıyla İsrailoğulları'na altından bir buzağı yaparak, "alın size pırıl pırıl tanrı, daha ne istiyorsunuz" diye ortaya çıktı. Hz. Harun'un nasihatlerini dinlemeyenler bu buzağıya tapmaya başladı. Hz. Musa, ilk semavi dinin kitabı ile birlikte Tur Dağı'ndan indi ve kırk günde kıbleyi tamamen şaşırmış akrabalarını görünce inanılmaz hiddetlendi. Neyse ki pişman oldular ve Tevrat'a uyacaklarına söz verdiler de çölden kurtuldular, Lut gölünün güneyine kadar geldiler. Hz. Harun'un vefatından üç sene sonra Hz. Musa, artık Musevi dininin mensubu olan kavmini Kenan illerine çok yaklaşmışken (Eriha şehri önlerinde), yerine kız kardeşinin oğlu olan Hz. Yuşa'yı bırakarak, 120 yaşında olduğu halde bu fani dünyaya veda etti.

Beşinci bölüm: